Kütüphaneye Dön
The Invite
MOVIEENZor7.3

The Invite

Joe and Angela's marriage is on thin ice. When they invite their enigmatic upstairs neighbors for a dinner party, the night spirals into unexpected places. Have they reignited the spark or lit the match that burns it all down?

1.353

Farklı kelimeler

12.09.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1353 kelime
A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

B1

flag

noun

"The country's flag flew over the building. (Ülkenin bayrağı binanın üzerinde dalgalanıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

flag

nounBayrak.

"The country's flag flew over the building. (Ülkenin bayrağı binanın üzerinde dalgalanıyordu.)"

nounİşaret.

"The workers placed flags around the hole. (İşçiler çukurun etrafına küçük işaretler koydu.)"

verbİşaretlemek.

"Please flag the important files. (Lütfen önemli dosyaları işaretleyin.)"

verbYorgun düşmek.

"He began to flag after two hours of work. (İki saat çalıştıktan sonra yorgun düşmeye başladı.)"

Fiil Halleri

V1flag
V2flagged
V3flagged
INGflagging

Deyimler / Öbekler

flag down
Durması için bir aracı el veya işaretle durdurmak.

"She flagged down a taxi. (O bir taksiyi durdurmak için el salladı.)"

B1

occasion

noun

"This is a good occasion to thank everyone. (Bu, herkese teşekkür etmek için iyi bir fırsat.)"

Çevirmek için tıkla

occasion

nounFırsat, uygun zaman.

"This is a good occasion to thank everyone. (Bu, herkese teşekkür etmek için iyi bir fırsat.)"

nounÖzel olay veya gün.

"She wore a beautiful dress for the occasion. (Özel gün için güzel bir elbise giydi.)"

A2

toward

preposition

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

Çevirmek için tıkla

toward

prepositionDoğru.

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

prepositionKarşı.

"He was very kind toward the children. (O, çocuklara karşı çok nazikti.)"

A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

B1

jealous

adjective

"She was jealous of her sister's new car. (O, kız kardeşinin yeni arabasını kıskandı.)"

Çevirmek için tıkla

jealous

adjectivekıskanç

"She was jealous of her sister's new car. (O, kız kardeşinin yeni arabasını kıskandı.)"

adjectiveKıskanç (sevgiyi kaybetme korkusu).

"He gets jealous when his girlfriend talks to other men. (Sevgilisi başka erkeklerle konuştuğunda kıskanıyor.)"

A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

C1

worthy

adjective

"He is worthy of praise for his hard work. (Çok çalıştığı için övgüyü hak ediyor.)"

Çevirmek için tıkla

worthy

adjectiveLayık.

"He is worthy of praise for his hard work. (Çok çalıştığı için övgüyü hak ediyor.)"

C1

kinetic

adjective

"The ball's kinetic energy increases with its speed. (Topun hareket enerjisi hızıyla artar.)"

Çevirmek için tıkla

kinetic

adjectiveHareketle ilgili

"The ball's kinetic energy increases with its speed. (Topun hareket enerjisi hızıyla artar.)"

adjectiveEnerjik

"I need to go kinetic. (Daha enerjik ve agresif olmam gerekiyor.)"

B2

impress

verb

"Her performance impressed the audience. (Onun performansı seyircileri hayran bıraktı.)"

Çevirmek için tıkla

impress

verbHayran bırakmak.

"Her performance impressed the audience. (Onun performansı seyircileri hayran bıraktı.)"

verbEtkilemek.

"The landscape impressed me and stayed with me for days. (Manzara beni çok etkiledi ve günlerce aklımda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1impress
V2impressed
V3impressed
INGimpressing

Deyimler / Öbekler

impress upon
Bir şeyin önemini karşı tarafa güçlü biçimde anlatmak; aklına yerleştirmek.

"Parents tried to impress upon their children the importance of saving money. (Ebeveynler çocuklarına para biriktirmenin önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar.)"

A2

training

noun

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

Çevirmek için tıkla

training

nounEğitim, antrenman

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

B2

lean

verb

"She leaned forward to hear the speaker. (Konuşmacıyı duyabilmek için öne doğru eğildi.)"

Çevirmek için tıkla

lean

verbEğilmek, yaslanmak.

"She leaned forward to hear the speaker. (Konuşmacıyı duyabilmek için öne doğru eğildi.)"

verbbirine güvenmek veya birine dayanmak

"When she felt sad, she leaned on her friends. (Üzgün hissettiğinde arkadaşlarına güvendi.)"

adjectiveince veya az yağlı; çok etli olmayan

"He has a lean build and runs fast. (İnce bir yapısı var ve hızlı koşuyor.)"

adjectiveKıt.

"After the bad season it was a lean year for the farm. (Kötü sezonun ardından çiftlik için geliri düşük bir yıl oldu.)"

Fiil Halleri

V1lean
V2leaned
V3leaned
INGleaning

Deyimler / Öbekler

lean on
birine güvenmek veya birine baskı yapmak

"You can lean on me if you need help. (Yardıma ihtiyacın olursa bana güvenebilirsin.)"

lean toward
bir fikir veya seçeneğe eğilim göstermek, onu tercih etmeye yakın olmak

"I'm leaning toward taking the job. (İşi kabul etmeye daha yakın hissediyorum.)"

A2

lamp

noun

"Turn on the lamp. (Lambayı aç.)"

Çevirmek için tıkla

lamp

nounlamba

"Turn on the lamp. (Lambayı aç.)"

A1

pound

noun

"This bag weighs five pounds. (Bu çanta beş libre ağırlığında.)"

Çevirmek için tıkla

pound

nounLibre; ağırlık ölçüsü.

"This bag weighs five pounds. (Bu çanta beş libre ağırlığında.)"

nounSterlin; Birleşik Krallık para birimi.

"I paid two pounds for the coffee. (Kahve için iki sterlin ödedim.)"

verbSertçe ve tekrar tekrar vurmak.

"He pounded on the door. (Kapıya sertçe vurdu.)"

verbDövmek, ezmek.

"She pounded the garlic with a spoon. (Sarımsağı kaşıkla dövdü.)"

Fiil Halleri

V1pound
V2pounded
V3pounded
INGpounding
B1

bite

verb

"The dog bit my hand. (Köpek elimi ısırdı.)"

Çevirmek için tıkla

bite

verbIsırmak

"The dog bit my hand. (Köpek elimi ısırdı.)"

nounIsırık

"He took a bite of the sandwich. (O, sandviçten bir ısırık aldı.)"

Fiil Halleri

V1bite
V2bit
V3bitten
INGbiting

Deyimler / Öbekler

bite off
1) Dişle koparmak. 2) Mecazi: gücünün üstünde bir işe girişmek.

"He bit off more than he could chew. (O, yapabileceğinden fazlasını üstlendi.)"

bite back
Sözle karşılık vermek veya bir şeyi söylemekten kendini tutmak.

"She wanted to say something rude but bit back. (O, kaba bir şey söylemek istedi ama kendini tuttu.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

B1

nuclear

adjective

"The nuclear power plant supplies electricity to the city. (Atom santrali şehre elektrik sağlıyor.)"

Çevirmek için tıkla

nuclear

adjectivenükleer

"The nuclear power plant supplies electricity to the city. (Atom santrali şehre elektrik sağlıyor.)"

adjectiveçekirdek aileye ilişkin

"They grew up in a nuclear family. (Onlar anne, baba ve çocuklardan oluşan bir ailede büyüdüler.)"

B1

traditionally

adverb

"Traditionally, families celebrate together at holidays. (Geleneksel olarak aileler tatillerde birlikte kutlama yapar.)"

Çevirmek için tıkla

traditionally

adverbgeleneksel olarak

"Traditionally, families celebrate together at holidays. (Geleneksel olarak aileler tatillerde birlikte kutlama yapar.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

C1

aggression

noun

"His sudden aggression surprised everyone. (Onun aniden saldırgan davranması herkesi şaşırttı.)"

Çevirmek için tıkla

aggression

nounSaldırganlık

"His sudden aggression surprised everyone. (Onun aniden saldırgan davranması herkesi şaşırttı.)"

nounAskerî saldırı

"The country was accused of aggression against its neighbour. (O ülke komşusuna karşı askeri saldırı başlatmakla suçlandı.)"

A2

lead

noun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lead

nounkurşun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

nounÜstünlük, fark.

"They have a two-goal lead in the match. (Maçta iki gollük üstünlükleri var.)"

verbBir grubu yönetmek ya da yönlendirmek.

"She leads a team of 20 people. (20 kişilik bir ekibe liderlik ediyor.)"

verbBir yere gitmek, götürmek.

"This road leads to the city. (Bu yol şehre gidiyor.)"

nounBaşrol.

"She won the lead in a new musical. (Yeni bir müzikalde başrolü kazandı.)"

Fiil Halleri

V1lead
V2led
V3led
INGleading
B1

priest

noun

"The priest spoke to the people after the service. (Rahip, ayinden sonra insanlarla konuştu.)"

Çevirmek için tıkla

priest

nounRahip, papaz.

"The priest spoke to the people after the service. (Rahip, ayinden sonra insanlarla konuştu.)"

B2

insomnia

noun

"He has insomnia and social anxiety. (Onun uykusuzluğu ve sosyal kaygısı var.)"

Çevirmek için tıkla

insomnia

nounUykusuzluk.

"He has insomnia and social anxiety. (Onun uykusuzluğu ve sosyal kaygısı var.)"

C1

filter

noun

"I bought a new filter for the coffee maker. (Kahve makinesi için yeni bir süzgeç aldım.)"

Çevirmek için tıkla

filter

nounfiltre

"I bought a new filter for the coffee maker. (Kahve makinesi için yeni bir süzgeç aldım.)"

verbsüzmek

"She filtered the water before drinking. (İçmeden önce suyu süzdü.)"

Fiil Halleri

V1filter
V2filtered
V3filtered
INGfiltering

Deyimler / Öbekler

filter out
İstenmeyen parçaları veya bilgileri ayıklamak.

"The program filters out spam emails. (Program istenmeyen e-postaları ayıklar.)"

filter through
Yavaş yavaş bir yerden geçmek veya bilgi/haberin yavaşça ortaya çıkması.

"News filtered through slowly. (Haber yavaşça yayıldı.)"

A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
A2

schedule

noun

"Check the schedule to see when the train leaves. (Trenin ne zaman kalktığını görmek için zaman çizelgesine bak.)"

Çevirmek için tıkla

schedule

nounzaman çizelgesi

"Check the schedule to see when the train leaves. (Trenin ne zaman kalktığını görmek için zaman çizelgesine bak.)"

nounprogram

"The festival's schedule includes concerts and workshops. (Festival programı konserler ve atölyeler içeriyor.)"

verbPlanlamak.

"Schedule the meeting for Monday. (Toplantıyı Pazartesi için planla.)"

Fiil Halleri

V1schedule
V2scheduled
V3scheduled
INGscheduling
A1

beach

noun

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

beach

nounPlaj; kıyı

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

verbKaraya oturtmak/oturmak

"The crew had to beach the boat to avoid sinking. (Mürettebat, batmamak için tekneyi karaya oturtmak zorunda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1beach
V2beached
V3beached
INGbeaching
B2

refrigerate

verb

"Please refrigerate the milk after opening. (Lütfen sütü açtıktan sonra buzdolabında saklayın.)"

Çevirmek için tıkla

refrigerate

verbSoğukta saklamak

"Please refrigerate the milk after opening. (Lütfen sütü açtıktan sonra buzdolabında saklayın.)"

Fiil Halleri

V1refrigerate
V2refrigerated
V3refrigerated
INGrefrigerating
A1

waking

verb

"He is waking up now. (O şimdi uyanıyor.)"

Çevirmek için tıkla

waking

verbUyanmak.

"He is waking up now. (O şimdi uyanıyor.)"

Fiil Halleri

V1wake
V2woke
V3woken
INGwaking

Deyimler / Öbekler

wake up
Uyanmak.

"I wake up at seven every day. (Her gün saat yedide uyanırım.)"

B2

universe

noun

"Astronomers study the universe. (Astronomlar evreni inceler.)"

Çevirmek için tıkla

universe

nounEvren

"Astronomers study the universe. (Astronomlar evreni inceler.)"

nounKurgusal evren

"In the novel's universe, people can fly. (Romanın evreninde insanlar uçabiliyor.)"

C1

chaos

noun

"After the storm, the streets were in chaos. (Fırtınadan sonra sokaklar kargaşa içindeydi.)"

Çevirmek için tıkla

chaos

nounKargaşa.

"After the storm, the streets were in chaos. (Fırtınadan sonra sokaklar kargaşa içindeydi.)"

A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A2

awesome

adjective

"The view from the top of the mountain was awesome. (Dağın tepesinden manzara harikaydı.)"

Çevirmek için tıkla

awesome

adjectiveHarika

"The view from the top of the mountain was awesome. (Dağın tepesinden manzara harikaydı.)"

A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
C1

obsess

verb

"She obsesses about small details. (O, küçük ayrıntılar hakkında aşırı düşünür.)"

Çevirmek için tıkla

obsess

verbtakıntı yapmak

"She obsesses about small details. (O, küçük ayrıntılar hakkında aşırı düşünür.)"

verbBirinin zihnini tamamen meşgul etmek, takıntı haline getirmek.

"Don't let small mistakes obsess you. (Küçük hataların seni takıntılı hale getirmesine izin verme.)"

Fiil Halleri

V1obsess
V2obsessed
V3obsessed
INGobsessing

Deyimler / Öbekler

obsess over
Bir şey üzerinde sürekli ve aşırı şekilde düşünmek veya endişelenmek.

"Parents often obsess over their children's grades. (Ebeveynler sık sık çocuklarının notları üzerinde aşırı endişelenirler.)"

A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

A1

spanish

adjective

"She is learning the Spanish language. (İspanyolca öğreniyor.)"

Çevirmek için tıkla

spanish

adjectiveİspanyol

"She is learning the Spanish language. (İspanyolca öğreniyor.)"

nounİspanya'nın resmi dili.

"He speaks fluent Spanish. (Akıcı bir şekilde İspanyolca konuşuyor.)"

B1

reality

noun

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

Çevirmek için tıkla

reality

noungerçek

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

B2

attempt

noun

"His attempt to climb the wall failed. (Duvarı tırmanma denemesi başarısız oldu.)"

Çevirmek için tıkla

attempt

nounDeneme.

"His attempt to climb the wall failed. (Duvarı tırmanma denemesi başarısız oldu.)"

verbBir şeyi başarmaya çalışmak, denemek.

"She attempted to climb the mountain. (Dağa tırmanmayı denedi.)"

Fiil Halleri

V1attempt
V2attempted
V3attempted
INGattempting
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

A2

thick

adjective

"The walls are thick. (Duvarlar kalın.)"

Çevirmek için tıkla

thick

adjectiveKalın.

"The walls are thick. (Duvarlar kalın.)"

adjectiveYoğun; koyu.

"Thick smoke filled the room. (Odayı yoğun duman doldurdu.)"

adjectiveİri yapılı; geniş.

"He has a thick, powerful body. (İri yapılı ve güçlü bir vücudu var.)"

Fiil Halleri

V1
V2
V3
ING
A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

B2

vain

adjective

"He was so vain that he spent hours admiring himself in the mirror. (O kadar kendini beğenmişti ki aynada kendine saatlerce baktı.)"

Çevirmek için tıkla

vain

adjectivekendini beğenmiş

"He was so vain that he spent hours admiring himself in the mirror. (O kadar kendini beğenmişti ki aynada kendine saatlerce baktı.)"

adjectiveboşa

"All our efforts were in vain. (Tüm çabalarımız boşa gitti.)"

C1

suicidally

adverb

"But suicidally reckless wasn't one of them. (Ama ölümüne pervasız olmak bunlardan biri değildi.)"

Çevirmek için tıkla

suicidally

adverbÖlümüne, hayatını hiçe sayacak kadar pervasızca.

"But suicidally reckless wasn't one of them. (Ama ölümüne pervasız olmak bunlardan biri değildi.)"

A2

favor

noun

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

favor

nounİyilik, yardım

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

nounDestek, onay

"The new plan has the favor of many people. (Yeni plan birçok kişinin desteğini alıyor.)"

verbTercih etmek

"She favors tea over coffee. (Kahveyi değil, çayı tercih ediyor.)"

verbDesteklemek

"The voters favor the new law. (Seçmenler yeni yasayı destekliyor.)"

Fiil Halleri

V1favor
V2favored
V3favored
INGfavoring