Kütüphaneye Dön
Eternal Sunshine of the Spotless Mind
MOVIEENOrta8.1

Eternal Sunshine of the Spotless Mind

Joel Barish, heartbroken that his girlfriend underwent a procedure to erase him from her memory, decides to do the same. However, as he watches his memories of her fade away, he realises that he still loves her, and may be too late to correct his mistake.

1.081

Farklı kelimeler

14.03.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1081 kelime
A1

vámonos

Çevirmek için tıkla

vámonos

Henüz detaylı tanım bulunmuyor.

B2

spotless

adjective

"I'm going to make this place spotless. (Burası tertemiz olacak.)"

Çevirmek için tıkla

spotless

adjectiveTertemiz.

"I'm going to make this place spotless. (Burası tertemiz olacak.)"

adjectiveLekesiz.

"She has a spotless record with the company. (Onun şirkette lekesiz bir sicili var.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

rock

noun

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

Çevirmek için tıkla

rock

nounKaya, taş.

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

nounRock müziği.

"My brother likes rock. (Ağabeyim rock müziğini sever.)"

verbSallamak, sallanmak.

"The boat rocked on the waves. (Tekne dalgaların üzerinde sallandı.)"

Fiil Halleri

V1rock
V2rocked
V3rocked
INGrocking

Deyimler / Öbekler

rock out
Rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlenmek.

"They rocked out at the concert. (Konserde rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlendiler.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

A2

oww

interjection

"Oww! That hurt. (Ay! Canım acıdı.)"

Çevirmek için tıkla

oww

interjectionAy! Canım acıdı.

"Oww! That hurt. (Ay! Canım acıdı.)"

B1

bury

verb

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

Çevirmek için tıkla

bury

verbGömmek.

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

verbToprağa gömmek.

"She buried the box in the backyard. (Kutuyu arka bahçeye gömdü.)"

Fiil Halleri

V1bury
V2buried
V3buried
INGburying

Deyimler / Öbekler

bury oneself in
Bir işe veya etkinliğe tamamen dalmak; başka şeyleri unutarak yoğunlaşmak.

"After the exam she buried herself in studying. (Sınavdan sonra tamamen ders çalışmaya daldı.)"

bury the hatchet
Eski bir kavga veya anlaşmazlığı bitirip barışmak.

"They decided to bury the hatchet and be friends again. (Eski düşmanlıklarını bitirip tekrar arkadaş olmaya karar verdiler.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

A1

interested

adjective

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

Çevirmek için tıkla

interested

adjectiveilgi duyan

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

adjectiveçıkarı olan

"The company is an interested party in the project. (Şirket projede çıkarı olan taraftır.)"

A2

human

noun

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

Çevirmek için tıkla

human

nounİnsan, insanlık

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

adjectiveİnsani, insancıl

"It's human to make mistakes. (Hata yapmak insana özgüdür.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A2

suggest

verb

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

Çevirmek için tıkla

suggest

verbBir fikri ya da planı önermek.

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

verbGöstermek, işaret etmek.

"Her expression suggested that she was worried. (Yüz ifadesi endişeli olduğunu gösteriyordu.)"

Fiil Halleri

V1suggest
V2suggested
V3suggested
INGsuggesting
A2

marry

verb

"They will marry next month. (Onlar gelecek ay evlenecekler.)"

Çevirmek için tıkla

marry

verbEvlenmek.

"They will marry next month. (Onlar gelecek ay evlenecekler.)"

Fiil Halleri

V1marry
V2married
V3married
INGmarrying

Deyimler / Öbekler

marry off
birini (genellikle çocuğunu) evlendirmek

"They married off their daughter when she was nineteen. (Onlar kızlarını on dokuz yaşındayken evlendirdiler.)"

marry into
evlenerek bir ailenin parçası olmak

"He married into a wealthy family. (O, zengin bir ailenin parçası oldu.)"

A1

beach

noun

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

beach

nounPlaj; kıyı

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

verbKaraya oturtmak/oturmak

"The crew had to beach the boat to avoid sinking. (Mürettebat, batmamak için tekneyi karaya oturtmak zorunda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1beach
V2beached
V3beached
INGbeaching
A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
C1

lark

noun

"A lark sang on the fence this morning. (Bu sabah çitin üzerinde bir tarla kuşu ötüyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lark

nountarla kuşu

"A lark sang on the fence this morning. (Bu sabah çitin üzerinde bir tarla kuşu ötüyordu.)"

nouneğlence, şamata için yapılan şey

"Last night was a lark, at best. (Dün gece en iyi ihtimalle bir eğlenceydi.)"

verbşamata yapmak; eğlenmek

"They larked about all afternoon. (Tüm öğleden sonra şamata yaptılar.)"

Fiil Halleri

V1lark
V2larked
V3larked
INGlarking

Deyimler / Öbekler

lark about
şamata yapmak

"The kids were larking about in the park. (Çocuklar parkta şamata yapıyordu.)"

lark around
şamata yapmak

"They larked around until midnight. (Gece yarısına kadar şamata yaptılar.)"

A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
A2

recognize

verb

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

Çevirmek için tıkla

recognize

verbTanımak.

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

verbresmen tanımak

"The country was recognized by the United Nations. (Ülke Birleşmiş Milletler tarafından tanındı.)"

verbTakdir etmek, onurlandırmak.

"She was recognized for her work. (Çalışmaları takdir edildi.)"

Fiil Halleri

V1recognize
V2recognized
V3recognized
INGrecognizing
A1

picnic

noun

"We had a picnic in the park. (Parkta piknik yaptık.)"

Çevirmek için tıkla

picnic

nounAçık havada birlikte yenilen yemek

"We had a picnic in the park. (Parkta piknik yaptık.)"

verbPiknik yapmak.

"They picnicked by the lake. (Göl kenarında piknik yaptılar.)"

Fiil Halleri

V1picnic
V2picnicked
V3picnicked
INGpicnicking
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

A2

thick

adjective

"The walls are thick. (Duvarlar kalın.)"

Çevirmek için tıkla

thick

adjectiveKalın.

"The walls are thick. (Duvarlar kalın.)"

adjectiveYoğun; koyu.

"Thick smoke filled the room. (Odayı yoğun duman doldurdu.)"

adjectiveİri yapılı; geniş.

"He has a thick, powerful body. (İri yapılı ve güçlü bir vücudu var.)"

Fiil Halleri

V1
V2
V3
ING
B2

plain

adjective

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

Çevirmek için tıkla

plain

adjectiveSüsü olmayan, basit ve gösterişsiz.

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

adjectiveAçık.

"It was plain that he was tired. (Yorgun olduğu çok açıktı.)"

nounDüzlük.

"They walked across the plain. (Onlar düzlük boyunca yürüdü.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

B1

balance

noun

"She lost her balance and fell. (Dengesi bozuldu ve düştü.)"

Çevirmek için tıkla

balance

nounDenge.

"She lost her balance and fell. (Dengesi bozuldu ve düştü.)"

nounHesap bakiyesi.

"Check your balance before you spend. (Harcamadan önce hesabınızda ne kadar para olduğunu kontrol edin.)"

verbDengelemek

"She balanced on one leg. (Tek ayak üzerinde dengede durdu.)"

Fiil Halleri

V1balance
V2balanced
V3balanced
INGbalancing

Deyimler / Öbekler

balance out
Bir şeyin etkisini diğer bir şeyle eşitlemek; telafi etmek.

"The gains may balance out the losses. (Kazançlar zararları dengeleyebilir.)"

balance on
Bir şeyin üzerinde dengede durmak.

"The gymnast balanced on the beam. (Jimnastikçi kirişin üzerinde dengede durdu.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

B2

resign

verb

"She resigned after the scandal. (Skandaldan sonra istifa etti.)"

Çevirmek için tıkla

resign

verbİstifa etmek.

"She resigned after the scandal. (Skandaldan sonra istifa etti.)"

verbisteksizce kabullenmek

"He resigned himself to the long wait. (Uzun beklemeyi istemese de kabullendi.)"

Fiil Halleri

V1resign
V2resigned
V3resigned
INGresigning

Deyimler / Öbekler

resign from
Resmî olarak bir görevden veya kurumdan ayrılmak.

"She resigned from the company last month. (Geçen ay şirketten istifa etti.)"

resign oneself to
Kaçınılmaz veya hoş olmayan bir şeyi kabullenmek.

"He resigned himself to the delay. (Gecikmeyi kabullenmek zorunda kaldı.)"

B2

justice

noun

"People demand justice when they are treated unfairly. (Haksız muamele gördüklerinde insanlar adalet ister.)"

Çevirmek için tıkla

justice

nounadalet

"People demand justice when they are treated unfairly. (Haksız muamele gördüklerinde insanlar adalet ister.)"

nounyargı

"A strong court system is necessary for justice. (Adalet için güçlü bir mahkeme sistemi gereklidir.)"

A2

favor

noun

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

favor

nounİyilik, yardım

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

nounDestek, onay

"The new plan has the favor of many people. (Yeni plan birçok kişinin desteğini alıyor.)"

verbTercih etmek

"She favors tea over coffee. (Kahveyi değil, çayı tercih ediyor.)"

verbDesteklemek

"The voters favor the new law. (Seçmenler yeni yasayı destekliyor.)"

Fiil Halleri

V1favor
V2favored
V3favored
INGfavoring
B2

tipsy

adjective

"He was tipsy after two glasses of wine. (İki bardak şaraptan sonra hafifçe sarhoş oldu.)"

Çevirmek için tıkla

tipsy

adjectiveHafifçe sarhoş

"He was tipsy after two glasses of wine. (İki bardak şaraptan sonra hafifçe sarhoş oldu.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

ugly

adjective

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

Çevirmek için tıkla

ugly

adjectiveGörünüşü hoş olmayan; çirkin.

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

adjectiveKötü

"The argument got ugly. (Tartışma kötüleşti ve daha sert hale geldi.)"

A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

B1

pot

noun

"She boiled the soup in a big pot. (Çorbayı büyük bir tencerede kaynattı.)"

Çevirmek için tıkla

pot

nountencere

"She boiled the soup in a big pot. (Çorbayı büyük bir tencerede kaynattı.)"

nounsaksı

"I bought a new pot for the plant. (Bitki için yeni bir saksı aldım.)"

A1

person

noun

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

person

nounkişi

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A1

dog

noun

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

Çevirmek için tıkla

dog

nounEvcil köpek; (hakaret) kaba kişi

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

verbTakip etmek.

"Reporters dogged the actor after the scandal. (Skandalın ardından muhabirler aktörün peşinden ayrılmadı.)"

Fiil Halleri

V1dog
V2dogged
V3dogged
INGdogging
A2

pianist

noun

"She is a true pianist. (O gerçek bir piyanisttir.)"

Çevirmek için tıkla

pianist

nounpiyanist

"She is a true pianist. (O gerçek bir piyanisttir.)"

C1

intimate

adjective

"They shared an intimate conversation about their fears. (Korkuları hakkında çok samimi bir konuşma paylaştılar.)"

Çevirmek için tıkla

intimate

adjectiveÇok yakın ve samimi; duygusal olarak birbirine bağlı.

"They shared an intimate conversation about their fears. (Korkuları hakkında çok samimi bir konuşma paylaştılar.)"

adjectiveözel, kişisel

"He revealed intimate details of his childhood. (Çocukluğuyla ilgili çok özel ayrıntıları açıkladı.)"

verbDolaylı olarak söylemek veya ima etmek.

"She intimated that she might resign if changes weren't made. (Değişiklik yapılmazsa istifa edebileceğini dolaylı olarak ima etti.)"

nounyakın arkadaş, sırdaş

"He confided in his intimates about the decision. (Karar hakkında en yakın arkadaşlarına içini döktü.)"

adjectiveCinsel ilişki içeren, cinsel yakınlıkla ilgili.

"She was intimate with someone she trusted. (Güvendiği biriyle cinsel ilişki yaşıyordu.)"

Fiil Halleri

V1intimate
V2intimated
V3intimated
INGintimating
B1

upset

adjective

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

Çevirmek için tıkla

upset

adjectiveÜzgün, kırgın veya endişeli hissetmek.

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

adjectiveMidesi bozuk.

"He has an upset stomach. (Onun midesi bozuk.)"

verbBirini üzmek veya endişelendirmek.

"The news upset her. (Haberler onu üzdü.)"

verbAltüst etmek.

"The storm upset our plans. (Fırtına planlarımızı bozdu.)"

nounSürpriz mağlubiyet; beklenmeyen sonuç

"The team's win was a major upset. (Takımın galibiyeti büyük bir sürprizdi.)"

Fiil Halleri

V1upset
V2upset
V3upset
INGupsetting
A1

week

noun

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

Çevirmek için tıkla

week

nounYedi gün süren zaman dilimi.

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

phraseHaftada, her hafta.

"She goes swimming three times a week. (Haftada üç kez yüzmeye gider.)"

A1

can

modal

"She can swim. (O yüzebilir.)"

Çevirmek için tıkla

can

modalYapabilmek.

"She can swim. (O yüzebilir.)"

modalİzin istemek/vermeyi belirtir.

"Can I open the window? (Pencereyi açabilir miyim?)"

nounKutu.

"I have a can of soda. (Bir kutu gazozum var.)"

C1

standing

adjective

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

Çevirmek için tıkla

standing

adjectiveayakta

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

adjectiveSürekli.

"He has a standing invitation to visit their house. (Onların evini ziyaret etmesi için sürekli bir davetiyesi var.)"

nounbir kişinin toplumdaki saygınlığı veya sosyal konumu

"Her standing in the community grew after she started the charity. (Hayır kurumunu başlattıktan sonra toplumdaki saygınlığı arttı.)"

A2

skin

noun

"Her skin is very soft. (Onun derisi çok yumuşak.)"

Çevirmek için tıkla

skin

nounVücudun dış kısmını örten ince tabaka.

"Her skin is very soft. (Onun derisi çok yumuşak.)"

nounHayvanın dışındaki deri veya kürk.

"He found a snake's skin on the path. (Yolun üstünde yılanın derisini buldu.)"

verbderisini soymak

"They skinned the rabbit. (Tavşanın derisini soydular.)"

verbsıyırmak

"He skinned his knee when he fell. (Düştüğünde dizini sıyırdı.)"

Fiil Halleri

V1skin
V2skinned
V3skinned
INGskinning
A1

hair

noun

"She has long hair. (Onun saçları uzun.)"

Çevirmek için tıkla

hair

nounSaç

"She has long hair. (Onun saçları uzun.)"