Kütüphaneye Dön
Persona
MOVIEENZor8.1

Persona

A young nurse, Alma, is put in charge of Elisabeth Vogler: an actress who is seemingly healthy in all respects, but will not talk. As they spend time together, Alma speaks to Elisabeth constantly, never receiving any answer.

857

Farklı kelimeler

16.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

857 kelime
A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

A2

toward

preposition

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

Çevirmek için tıkla

toward

prepositionDoğru.

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

prepositionKarşı.

"He was very kind toward the children. (O, çocuklara karşı çok nazikti.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

A2

rock

noun

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

Çevirmek için tıkla

rock

nounKaya, taş.

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

nounRock müziği.

"My brother likes rock. (Ağabeyim rock müziğini sever.)"

verbSallamak, sallanmak.

"The boat rocked on the waves. (Tekne dalgaların üzerinde sallandı.)"

Fiil Halleri

V1rock
V2rocked
V3rocked
INGrocking

Deyimler / Öbekler

rock out
Rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlenmek.

"They rocked out at the concert. (Konserde rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlendiler.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

B2

diversion

noun

"I'm gonna create a diversion. (Dikkat dağıtacağım.)"

Çevirmek için tıkla

diversion

nounDikkat dağıtma, şaşırtma.

"I'm gonna create a diversion. (Dikkat dağıtacağım.)"

nounYolun başka bir yöne çevrilmesi; alternatif güzergâh.

"The road was closed, so we had to follow a diversion. (Yol kapalıydı, bu yüzden alternatif güzergâhı takip etmek zorunda kaldık.)"

B1

countryside

noun

"We spent the weekend in the countryside. (Hafta sonunu kırsalda geçirdik.)"

Çevirmek için tıkla

countryside

nounkırsal alan

"We spent the weekend in the countryside. (Hafta sonunu kırsalda geçirdik.)"

B1

despite

preposition

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

despite

preposition-e rağmen.

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

C1

leap

verb

"The cat leaped onto the table. (Kedi masanın üzerine zıpladı.)"

Çevirmek için tıkla

leap

verbSıçramak.

"The cat leaped onto the table. (Kedi masanın üzerine zıpladı.)"

verbAni artmak.

"Sales leaped after the new ad campaign. (Yeni reklam kampanyasından sonra satışlar hızla arttı.)"

nounSıçrama.

"She made a leap over the stream. (O, derenin üzerinden bir sıçrama yaptı.)"

Fiil Halleri

V1leap
V2leapt
V3leapt
INGleaping

Deyimler / Öbekler

leap at
fırsatı hemen ve hevesle kabul etmek

"When offered the job, he leaped at the opportunity. (İş teklif edildiğinde fırsatı hemen ve hevesle kabul etti.)"

leap up
hızla ayağa kalkmak veya ani şekilde yükselmek

"She leaped up when she heard the news. (Haberleri duyunca hızla ayağa kalktı.)"

B2

load

verb

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

Çevirmek için tıkla

load

verbyüklemek (taşımak)

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

verbyüklemek (cihaza koymak)

"She loaded the new software onto her laptop. (Yeni yazılımı dizüstüne yükledi.)"

nounyük

"The load was too heavy for the cart. (Yük araba için çok ağırdı.)"

nouniş yükü

"He has a heavy load of work this week. (Bu hafta çok işi var.)"

Fiil Halleri

V1load
V2loaded
V3loaded
INGloading

Deyimler / Öbekler

load up
Bir şeyi tamamen veya iyice doldurmak.

"We loaded up the car for the trip. (Seyahat için arabayı eşyalarla doldurduk.)"

load into
Bir şeyi bir araca, kaba veya kutuya koymak.

"They loaded the boxes into the van. (Kutuları minibüse koydular.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
B1

ignore

verb

"She ignored the phone and kept reading. (O, telefona bakmadı ve okumaya devam etti.)"

Çevirmek için tıkla

ignore

verbGörmezden gelmek

"She ignored the phone and kept reading. (O, telefona bakmadı ve okumaya devam etti.)"

Fiil Halleri

V1ignore
V2ignored
V3ignored
INGignoring
A1

fantastic

adjective

"The movie was fantastic. (Film çok iyiydi.)"

Çevirmek için tıkla

fantastic

adjectiveÇok iyi; hayranlık uyandıran.

"The movie was fantastic. (Film çok iyiydi.)"

adjectiveGerçek olmayan, hayal ürünü.

"He told a fantastic story about dragons. (O, ejderhalar hakkında gerçek olmayan bir hikâye anlattı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A2

suggest

verb

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

Çevirmek için tıkla

suggest

verbBir fikri ya da planı önermek.

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

verbGöstermek, işaret etmek.

"Her expression suggested that she was worried. (Yüz ifadesi endişeli olduğunu gösteriyordu.)"

Fiil Halleri

V1suggest
V2suggested
V3suggested
INGsuggesting
A2

marry

verb

"They will marry next month. (Onlar gelecek ay evlenecekler.)"

Çevirmek için tıkla

marry

verbEvlenmek.

"They will marry next month. (Onlar gelecek ay evlenecekler.)"

Fiil Halleri

V1marry
V2married
V3married
INGmarrying

Deyimler / Öbekler

marry off
birini (genellikle çocuğunu) evlendirmek

"They married off their daughter when she was nineteen. (Onlar kızlarını on dokuz yaşındayken evlendirdiler.)"

marry into
evlenerek bir ailenin parçası olmak

"He married into a wealthy family. (O, zengin bir ailenin parçası oldu.)"

B2

agony

noun

"All you deserve is pure and utter agony. (Hak ettiğin tek şey tam anlamıyla dayanılmaz acı/ızdırap.)"

Çevirmek için tıkla

agony

nounDayanılmaz acı

"All you deserve is pure and utter agony. (Hak ettiğin tek şey tam anlamıyla dayanılmaz acı/ızdırap.)"

A1

beach

noun

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

beach

nounPlaj; kıyı

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

verbKaraya oturtmak/oturmak

"The crew had to beach the boat to avoid sinking. (Mürettebat, batmamak için tekneyi karaya oturtmak zorunda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1beach
V2beached
V3beached
INGbeaching
A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
C1

tremendous

adjective

"They made a tremendous effort to finish the project on time. (Projeyi zamanında bitirmek için çok büyük bir çaba gösterdiler.)"

Çevirmek için tıkla

tremendous

adjectivemuazzam

"They made a tremendous effort to finish the project on time. (Projeyi zamanında bitirmek için çok büyük bir çaba gösterdiler.)"

adjectiveSon derece etkileyici.

"Her performance in the play was tremendous. (Oyundaki performansı son derece etkileyiciydi.)"

B1

reality

noun

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

Çevirmek için tıkla

reality

noungerçek

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

A2

thick

adjective

"The walls are thick. (Duvarlar kalın.)"

Çevirmek için tıkla

thick

adjectiveKalın.

"The walls are thick. (Duvarlar kalın.)"

adjectiveYoğun; koyu.

"Thick smoke filled the room. (Odayı yoğun duman doldurdu.)"

adjectiveİri yapılı; geniş.

"He has a thick, powerful body. (İri yapılı ve güçlü bir vücudu var.)"

Fiil Halleri

V1
V2
V3
ING
A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

fear

noun

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

fear

nounKorku

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

verbKorkmak.

"Children often fear the dark. (Çocuklar çoğunlukla karanlıktan korkar.)"

verbEndişe duymak.

"I fear we are too late. (Korkarım çok geç kaldık.)"

Fiil Halleri

V1fear
V2feared
V3feared
INGfearing

Deyimler / Öbekler

fear for
Birinin ya da bir şeyin güvenliği veya durumu için endişe duymak.

"They feared for the hostages' safety. (Onlar rehinedeki kişilerin güvenliği için endişe ettiler.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

ugly

adjective

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

Çevirmek için tıkla

ugly

adjectiveGörünüşü hoş olmayan; çirkin.

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

adjectiveKötü

"The argument got ugly. (Tartışma kötüleşti ve daha sert hale geldi.)"

A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
B1

practically

adverb

"She is practically the owner of the company. (O, neredeyse şirketin sahibi.)"

Çevirmek için tıkla

practically

adverbNeredeyse.

"She is practically the owner of the company. (O, neredeyse şirketin sahibi.)"

adverbUygulamada.

"Practically, the plan didn't work in a busy restaurant. (Uygulamada plan yoğun bir restoranda işe yaramadı.)"

B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

A1

person

noun

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

person

nounkişi

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

C1

crystallize

verb

"At high altitudes, the water vapor will crystallize into snowflakes. (Yüksek irtifalarda su buharı kristalleşerek kar tanelerine dönüşecektir.)"

Çevirmek için tıkla

crystallize

verbKristalleşmek

"At high altitudes, the water vapor will crystallize into snowflakes. (Yüksek irtifalarda su buharı kristalleşerek kar tanelerine dönüşecektir.)"

Fiil Halleri

V1crystallize
V2crystallized
V3crystallized
INGcrystallizing
A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A2

herself

pronoun

"She hurt herself. (O, kendini yaraladı.)"

Çevirmek için tıkla

herself

pronounKendini

"She hurt herself. (O, kendini yaraladı.)"

pronounKendisi (bizzat)

"She cooked dinner herself. (Akşam yemeğini kendisi yaptı.)"

A1

can

modal

"She can swim. (O yüzebilir.)"

Çevirmek için tıkla

can

modalYapabilmek.

"She can swim. (O yüzebilir.)"

modalİzin istemek/vermeyi belirtir.

"Can I open the window? (Pencereyi açabilir miyim?)"

nounKutu.

"I have a can of soda. (Bir kutu gazozum var.)"

B1

dime

noun

"This candy costs a dime. (Bu şekerin fiyatı on sent.)"

Çevirmek için tıkla

dime

nounOn sentlik madeni para.

"This candy costs a dime. (Bu şekerin fiyatı on sent.)"

verbİhbar etmek.

"He would never dime on his friends. (O, arkadaşlarını asla ispiyonlamazdı.)"

Fiil Halleri

V1dime
V2dimed
V3dimed
INGdiming

Deyimler / Öbekler

dime on
Birini ispiyonlamak, gammazlamak.

"She dimed on her accomplice to get a lighter sentence. (Daha hafif bir ceza almak için suç ortağını ispiyonladı.)"

A1

ready

adjective

"Are you ready? (Hazır mısın?)"

Çevirmek için tıkla

ready

adjectiveHazır.

"Are you ready? (Hazır mısın?)"

A1

nurse

noun

"The nurse checked my temperature. (Hemşire ateşimi ölçtü.)"

Çevirmek için tıkla

nurse

nounHemşire.

"The nurse checked my temperature. (Hemşire ateşimi ölçtü.)"

verbBakmak, emzirmek.

"She nursed the baby for six months. (O, bebeği altı ay emzirdi.)"

Fiil Halleri

V1nurse
V2nursed
V3nursed
INGnursing
B2

phony

adjective

"That painting is phony. (O tablo sahte.)"

Çevirmek için tıkla

phony

adjectiveGerçek olmayan; sahte.

"That painting is phony. (O tablo sahte.)"

nounSahtekar.

"He turned out to be a phony. (Onun sahtekar olduğu ortaya çıktı.)"

B2

unbearable

adjective

"The noise from the construction next door was unbearable. (Yan dairedeki inşaatın gürültüsü dayanılmazdı.)"

Çevirmek için tıkla

unbearable

adjectivedayanılmaz

"The noise from the construction next door was unbearable. (Yan dairedeki inşaatın gürültüsü dayanılmazdı.)"

A1

stand

noun

"I bought it at the market stand. (Onu pazardaki tezgâhtan aldım.)"

Çevirmek için tıkla

stand

nounTezgâh

"I bought it at the market stand. (Onu pazardaki tezgâhtan aldım.)"

nounTutum

"She took a stand on the issue. (O, konu hakkında net bir tutum aldı.)"

verbAyakta durmak.

"Stand up when she enters. (O girdiğinde ayağa kalk.)"

verbKatlanmak, tahammül etmek.

"I can't stand the noise. (Görültüye dayanamıyorum.)"

Fiil Halleri

V1stand
V2stood
V3stood
INGstanding

Deyimler / Öbekler

stand out
Öne çıkmak, dikkat çekmek.

"Her red coat made her stand out. (Kırmızı paltosu onu öne çıkardı.)"

stand up for
Savunmak, korumak.

"Stand up for your rights. (Haklarını savun.)"

A1

late

adjective

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

Çevirmek için tıkla

late

adjectiveGeç.

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

adjectiveMerhum.

"The late singer was very popular. (Ölen şarkıcı çok popülerdi.)"

adverbBeklenen zamandan sonra; geç biçimde.

"He arrived late. (O geç geldi.)"

B2

surround

verb

"The trees surround the lake. (Ağaçlar gölün etrafını çevirmiş.)"

Çevirmek için tıkla

surround

verbKuşatmak.

"The trees surround the lake. (Ağaçlar gölün etrafını çevirmiş.)"

Fiil Halleri

V1surround
V2surrounded
V3surrounded
INGsurrounding
A1

hat

noun

"I have a new hat. (Yeni bir şapkam var.)"

Çevirmek için tıkla

hat

nounşapka

"I have a new hat. (Yeni bir şapkam var.)"

A1

may

verb

"It may rain today. (Bugün yağmur yağabilir.)"

Çevirmek için tıkla

may

verb-ebilir, -abilir; olasılık bildirir

"It may rain today. (Bugün yağmur yağabilir.)"

verbizin istemek veya vermek

"May I come in? (İçeri girebilir miyim?)"

nounMayıs

"My birthday is in May. (Doğum günüm mayıs ayında.)"

Fiil Halleri

V1may
V2might
V3may (past participle yok)
INGmay (-ing biçimi yok)