Kütüphaneye Dön
The Truman Show
MOVIEENZor8.2

The Truman Show

In a picture-perfect seaside town, an insurance salesman begins to realize that his entire existence may be staged and observed by a vast unseen audience as part of a long-running real-time reality TV show.

1.036

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1036 kelime
A1

friday

proper noun

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

friday

proper nounHaftanın beşinci günü; Cuma.

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

A2

toward

preposition

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

Çevirmek için tıkla

toward

prepositionDoğru.

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

prepositionKarşı.

"He was very kind toward the children. (O, çocuklara karşı çok nazikti.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

C1

leak

noun

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

Çevirmek için tıkla

leak

nounsızıntı (sıvı/gaz)

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

nounbilgi sızması

"The leak revealed the company's plans. (Sızdırılan bilgi şirketin planlarını ortaya çıkardı.)"

verbsızmak

"The roof leaks when it rains. (Yağmur yağınca çatıdan su sızıyor.)"

verbsızdırmak

"Someone leaked the documents to the press. (Biri belgeleri basına sızdırdı.)"

Fiil Halleri

V1leak
V2leaked
V3leaked
INGleaking

Deyimler / Öbekler

leak out
Gizli bilgi veya haberin ortaya çıkması veya sızdırılması.

"Details leaked out before the meeting. (Toplantıdan önce ayrıntılar ortaya çıktı.)"

B2

aircraft

noun

"The aircraft landed safely despite the storm. (Fırtınaya rağmen hava aracı güvenli bir şekilde indi.)"

Çevirmek için tıkla

aircraft

nounhava aracı

"The aircraft landed safely despite the storm. (Fırtınaya rağmen hava aracı güvenli bir şekilde indi.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A2

regular

adjective

"This is a regular meeting. (Bu normal bir toplantıdır.)"

Çevirmek için tıkla

regular

adjectivenormal

"This is a regular meeting. (Bu normal bir toplantıdır.)"

adjectivebelirli aralıklarla olan

"The buses come at regular times. (Otobüsler belirli zamanlarda gelir.)"

nounsürekli gelen müşteri

"He is a regular at that café. (O, o kafeye sık sık giden bir müşteridir.)"

A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

B1

nuclear

adjective

"The nuclear power plant supplies electricity to the city. (Atom santrali şehre elektrik sağlıyor.)"

Çevirmek için tıkla

nuclear

adjectivenükleer

"The nuclear power plant supplies electricity to the city. (Atom santrali şehre elektrik sağlıyor.)"

adjectiveçekirdek aileye ilişkin

"They grew up in a nuclear family. (Onlar anne, baba ve çocuklardan oluşan bir ailede büyüdüler.)"

A2

tidy

adjective

"The kitchen is tidy. (Mutfak temiz ve düzenli.)"

Çevirmek için tıkla

tidy

adjectiveDüzenli.

"The kitchen is tidy. (Mutfak temiz ve düzenli.)"

verbEşyaları düzene koymak veya temizlemek.

"Please tidy your room. (Lütfen odanı topla.)"

Fiil Halleri

V1tidy
V2tidied
V3tidied
INGtidying

Deyimler / Öbekler

tidy up
Eşyaları toplamak ve düzene koymak.

"She tidied up before the guests arrived. (Misafirler gelmeden önce evi topladı.)"

A2

human

noun

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

Çevirmek için tıkla

human

nounİnsan, insanlık

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

adjectiveİnsani, insancıl

"It's human to make mistakes. (Hata yapmak insana özgüdür.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A1

relax

verb

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

Çevirmek için tıkla

relax

verbRahatlamak

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

verbGevşetmek

"The government relaxed the travel restrictions. (Hükümet seyahat kısıtlamalarını gevşetti.)"

Fiil Halleri

V1relax
V2relaxed
V3relaxed
INGrelaxing
A2

lead

noun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lead

nounkurşun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

nounÜstünlük, fark.

"They have a two-goal lead in the match. (Maçta iki gollük üstünlükleri var.)"

verbBir grubu yönetmek ya da yönlendirmek.

"She leads a team of 20 people. (20 kişilik bir ekibe liderlik ediyor.)"

verbBir yere gitmek, götürmek.

"This road leads to the city. (Bu yol şehre gidiyor.)"

nounBaşrol.

"She won the lead in a new musical. (Yeni bir müzikalde başrolü kazandı.)"

Fiil Halleri

V1lead
V2led
V3led
INGleading
A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
A2

schedule

noun

"Check the schedule to see when the train leaves. (Trenin ne zaman kalktığını görmek için zaman çizelgesine bak.)"

Çevirmek için tıkla

schedule

nounzaman çizelgesi

"Check the schedule to see when the train leaves. (Trenin ne zaman kalktığını görmek için zaman çizelgesine bak.)"

nounprogram

"The festival's schedule includes concerts and workshops. (Festival programı konserler ve atölyeler içeriyor.)"

verbPlanlamak.

"Schedule the meeting for Monday. (Toplantıyı Pazartesi için planla.)"

Fiil Halleri

V1schedule
V2scheduled
V3scheduled
INGscheduling
B2

sprain

verb

"I fell and sprained my ankle. (Düştüm ve ayak bileğimi burktum.)"

Çevirmek için tıkla

sprain

verbburkmak

"I fell and sprained my ankle. (Düştüm ve ayak bileğimi burktum.)"

nounburkulma

"He is recovering from a severe ankle sprain. (Şiddetli bir ayak bileği burkulmasından sonra iyileşiyor.)"

Fiil Halleri

V1sprain
V2sprained
V3sprained
INGspraining
A1

beach

noun

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

beach

nounPlaj; kıyı

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

verbKaraya oturtmak/oturmak

"The crew had to beach the boat to avoid sinking. (Mürettebat, batmamak için tekneyi karaya oturtmak zorunda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1beach
V2beached
V3beached
INGbeaching
C1

cease

verb

"Hostilities finally ceased after the peace agreement was signed. (Barış anlaşması imzalandıktan sonra düşmanlıklar sonunda sona erdi.)"

Çevirmek için tıkla

cease

verbsona ermek

"Hostilities finally ceased after the peace agreement was signed. (Barış anlaşması imzalandıktan sonra düşmanlıklar sonunda sona erdi.)"

Fiil Halleri

V1cease
V2ceased
V3ceased
INGceasing
B1

emotion

noun

"He showed no emotion at the funeral. (Cenazede hiçbir duygu göstermedi.)"

Çevirmek için tıkla

emotion

nounduygu

"He showed no emotion at the funeral. (Cenazede hiçbir duygu göstermedi.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A2

behaviour

noun

"Her behaviour at school was polite. (Okuldaki davranışları nazikti.)"

Çevirmek için tıkla

behaviour

noundavranış

"Her behaviour at school was polite. (Okuldaki davranışları nazikti.)"

nounçalışma biçimi

"The machine's behaviour changed after the update. (Güncellemeden sonra makinenin çalışma biçimi değişti.)"

A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

grant

verb

"The university granted her a scholarship. (Üniversite ona burs verdi.)"

Çevirmek için tıkla

grant

verbVermek.

"The university granted her a scholarship. (Üniversite ona burs verdi.)"

verbKabul etmek.

"He granted that he had made a mistake. (Hata yaptığını kabul etti.)"

nounHibe.

"She received a grant to fund her research. (Araştırmasını finanse etmek için hibe aldı.)"

Fiil Halleri

V1grant
V2granted
V3granted
INGgranting
C1

catalyst

noun

"Platinum is often used as a catalyst in car exhaust systems. (Platin genellikle araba egzoz sistemlerinde reaksiyonları hızlandıran bir madde olarak kullanılır.)"

Çevirmek için tıkla

catalyst

nounkatalizör

"Platinum is often used as a catalyst in car exhaust systems. (Platin genellikle araba egzoz sistemlerinde reaksiyonları hızlandıran bir madde olarak kullanılır.)"

nountetikleyici

"The protest became a catalyst for political reform. (Protesto, siyasi reformun başlamasını hızlandıran bir etken oldu.)"

C1

upcoming

adjective

"The upcoming meeting is on Monday. (Yaklaşan toplantı Pazartesi günü.)"

Çevirmek için tıkla

upcoming

adjectiveyaklaşan

"The upcoming meeting is on Monday. (Yaklaşan toplantı Pazartesi günü.)"

adjectivegelecek

"She is preparing for the upcoming issue of the magazine. (O, derginin gelecek sayısına hazırlanıyor.)"

B2

construct

noun

"The new office building is a modern construct. (Yeni ofis binası modern bir yapı.)"

Çevirmek için tıkla

construct

nounYapı.

"The new office building is a modern construct. (Yeni ofis binası modern bir yapı.)"

nounkavram

"Gender is often described as a social construct. (Toplumsal cinsiyet sıklıkla toplumun oluşturduğu bir fikir olarak tanımlanır.)"

verbBir şeyi inşa etmek ya da oluşturmak.

"They constructed a new bridge. (Yeni bir köprü inşa ettiler.)"

Fiil Halleri

V1construct
V2constructed
V3constructed
INGconstructing
A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

B1

reality

noun

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

Çevirmek için tıkla

reality

noungerçek

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

B2

attempt

noun

"His attempt to climb the wall failed. (Duvarı tırmanma denemesi başarısız oldu.)"

Çevirmek için tıkla

attempt

nounDeneme.

"His attempt to climb the wall failed. (Duvarı tırmanma denemesi başarısız oldu.)"

verbBir şeyi başarmaya çalışmak, denemek.

"She attempted to climb the mountain. (Dağa tırmanmayı denedi.)"

Fiil Halleri

V1attempt
V2attempted
V3attempted
INGattempting
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

fear

noun

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

fear

nounKorku

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

verbKorkmak.

"Children often fear the dark. (Çocuklar çoğunlukla karanlıktan korkar.)"

verbEndişe duymak.

"I fear we are too late. (Korkarım çok geç kaldık.)"

Fiil Halleri

V1fear
V2feared
V3feared
INGfearing

Deyimler / Öbekler

fear for
Birinin ya da bir şeyin güvenliği veya durumu için endişe duymak.

"They feared for the hostages' safety. (Onlar rehinedeki kişilerin güvenliği için endişe ettiler.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

B1

excitement

noun

"The children were full of excitement before the trip. (Çocuklar gezi öncesi büyük heyecan içindeydiler.)"

Çevirmek için tıkla

excitement

nounHeyecan

"The children were full of excitement before the trip. (Çocuklar gezi öncesi büyük heyecan içindeydiler.)"

A1

person

noun

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

person

nounkişi

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

A2

safe

adjective

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

Çevirmek için tıkla

safe

adjectiveGüvenli.

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

nounKasa

"She put the money in the safe. (O parayı kasaya koydu.)"

C1

fragile

adjective

"Be careful; that vase is fragile. (Dikkatli ol; o vazo kolayca kırılır.)"

Çevirmek için tıkla

fragile

adjectiveKolayca kırılan.

"Be careful; that vase is fragile. (Dikkatli ol; o vazo kolayca kırılır.)"

adjectivehassas

"After the argument their relationship became fragile. (Tartışmadan sonra ilişkileri kolayca zarar görebilecek hâle geldi.)"

A1

dog

noun

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

Çevirmek için tıkla

dog

nounEvcil köpek; (hakaret) kaba kişi

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

verbTakip etmek.

"Reporters dogged the actor after the scandal. (Skandalın ardından muhabirler aktörün peşinden ayrılmadı.)"

Fiil Halleri

V1dog
V2dogged
V3dogged
INGdogging
A1

week

noun

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

Çevirmek için tıkla

week

nounYedi gün süren zaman dilimi.

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

phraseHaftada, her hafta.

"She goes swimming three times a week. (Haftada üç kez yüzmeye gider.)"

B1

upset

adjective

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

Çevirmek için tıkla

upset

adjectiveÜzgün, kırgın veya endişeli hissetmek.

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

adjectiveMidesi bozuk.

"He has an upset stomach. (Onun midesi bozuk.)"

verbBirini üzmek veya endişelendirmek.

"The news upset her. (Haberler onu üzdü.)"

verbAltüst etmek.

"The storm upset our plans. (Fırtına planlarımızı bozdu.)"

nounSürpriz mağlubiyet; beklenmeyen sonuç

"The team's win was a major upset. (Takımın galibiyeti büyük bir sürprizdi.)"

Fiil Halleri

V1upset
V2upset
V3upset
INGupsetting
A2

sail

verb

"They sailed across the Mediterranean last summer. (Geçen yaz Akdeniz'i yelkenliyle geçtiler.)"

Çevirmek için tıkla

sail

verbYelkenle gitmek

"They sailed across the Mediterranean last summer. (Geçen yaz Akdeniz'i yelkenliyle geçtiler.)"

verbKolayca başarmak

"She sailed through the exam without any problems. (Sınavı hiçbir sorun yaşamadan kolaylıkla geçti.)"

nounYelken

"The sail was torn in the storm. (Fırtınada yelken yırtıldı.)"

Fiil Halleri

V1sail
V2sailed
V3sailed
INGsailing

Deyimler / Öbekler

sail through
zorlanmadan veya kolayca bir şeyi başarıyla tamamlamak.

"He sailed through the interview and got the job. (Mülakatı rahatlıkla geçti ve işi aldı.)"

B1

gladly

adverb

"I'm sure they'll gladly give them to you. (Eminim onları sana seve seve verirler.)"

Çevirmek için tıkla

gladly

adverbSeve seve.

"I'm sure they'll gladly give them to you. (Eminim onları sana seve seve verirler.)"

B2

tune

noun

"She hummed the tune all day. (Tüm gün o melodiyi mırıldandı.)"

Çevirmek için tıkla

tune

nounMelodi

"She hummed the tune all day. (Tüm gün o melodiyi mırıldandı.)"

verbAkort etmek

"He tuned the guitar before the concert. (Konserden önce gitarı akort etti.)"

verbAyarlamak

"They tuned the engine for better performance. (Daha iyi performans için motoru ayarladılar.)"

Fiil Halleri

V1tune
V2tuned
V3tuned
INGtuning

Deyimler / Öbekler

tune in
bir radyo veya televizyon yayınına bağlanmak ya da dinlemek/izlemek

"Tune in to the show at eight. (Saat sekizde yayını dinleyin/izleyin.)"

tune out
dikkatini vermemek veya dinlemeyi bırakmak

"He tuned out during the long lecture. (Uzun ders sırasında dikkatini vermedi.)"

A1

can

modal

"She can swim. (O yüzebilir.)"

Çevirmek için tıkla

can

modalYapabilmek.

"She can swim. (O yüzebilir.)"

modalİzin istemek/vermeyi belirtir.

"Can I open the window? (Pencereyi açabilir miyim?)"

nounKutu.

"I have a can of soda. (Bir kutu gazozum var.)"