Kütüphaneye Dön
Double Indemnity
MOVIEENZor8.1

Double Indemnity

An insurance representative is seduced by a dissatisfied housewife into a scheme of insurance fraud and murder that arouses the suspicion of his colleague, a claims investigator.

1.397

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1397 kelime
C1

dame

noun

"How nice a dame you can be. (Ne kadar nazik bir kadın olabildiğini.)"

Çevirmek için tıkla

dame

nounkadın

"How nice a dame you can be. (Ne kadar nazik bir kadın olabildiğini.)"

nounİngiltere'de kadın şövalye unvanı

"She was made a dame for her services to music. (Müziğe yaptığı hizmetler nedeniyle ona İngiltere'de kadın şövalye unvanı verildi.)"

B2

alto

noun

"She sings alto in the school choir. (O, okul korosunda alto sesiyle şarkı söyler.)"

Çevirmek için tıkla

alto

nounSoprano ile tenor arasındaki kadın sesi.

"She sings alto in the school choir. (O, okul korosunda alto sesiyle şarkı söyler.)"

nounAlto sesi söyleyen kişi.

"The alto is standing next to the soprano. (Alto söyleyen kişi sopranonun yanında duruyor.)"

A2

californian

noun

"She's a Californian. (O bir Kaliforniyalı.)"

Çevirmek için tıkla

californian

nounKaliforniyalı

"She's a Californian. (O bir Kaliforniyalı.)"

adjectiveKaliforniya'ya ait

"Californian beaches are popular. (Kaliforniya plajları popülerdir.)"

A2

nino

Çevirmek için tıkla

nino

Henüz detaylı tanım bulunmuyor.

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

A2

toward

preposition

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

Çevirmek için tıkla

toward

prepositionDoğru.

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

prepositionKarşı.

"He was very kind toward the children. (O, çocuklara karşı çok nazikti.)"

A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

C1

squeeze

verb

"She squeezed the lemon. (O, limonu sıktı.)"

Çevirmek için tıkla

squeeze

verbsıkmak

"She squeezed the lemon. (O, limonu sıktı.)"

verbsıkıştırmak

"I squeezed my suitcase into the trunk. (Valizimi bagaja zorla sığdırdım.)"

nounSıkma; kısa sarılma.

"He gave her a squeeze. (Ona kısa bir sarılma verdi.)"

nounsıkışıklık

"There was a squeeze on the bus. (Otobüste sıkışıklık vardı.)"

Fiil Halleri

V1squeeze
V2squeezed
V3squeezed
INGsqueezing

Deyimler / Öbekler

squeeze in
Zaman veya programda kısa bir boşluk bularak bir şeyi/kişiyi eklemek.

"Can you squeeze me in at 2 p.m.? (Beni öğleden sonra saat ikiye programa alabilir misin?)"

squeeze into
Bir şeyi dar bir yere ya da zamana sığdırmak.

"I squeezed into the crowded train. (Kalabalık trene sığdım.)"

B1

jealous

adjective

"She was jealous of her sister's new car. (O, kız kardeşinin yeni arabasını kıskandı.)"

Çevirmek için tıkla

jealous

adjectivekıskanç

"She was jealous of her sister's new car. (O, kız kardeşinin yeni arabasını kıskandı.)"

adjectiveKıskanç (sevgiyi kaybetme korkusu).

"He gets jealous when his girlfriend talks to other men. (Sevgilisi başka erkeklerle konuştuğunda kıskanıyor.)"

B2

queer

adjective

"That's a queer idea. (Bu tuhaf bir fikir.)"

Çevirmek için tıkla

queer

adjectiveTuhaf, alışılmadık.

"That's a queer idea. (Bu tuhaf bir fikir.)"

adjectiveLGBTİ+.

"We're queer. (Biz LGBTİ+ bireyiz.)"

nounLGBTİ+ kişi.

"Many queers attended the march. (Birçok LGBTİ+ kişi yürüyüşe katıldı.)"

verbBozmak, aksatmak.

"The sudden storm queered our plans. (Ani fırtına planlarımızı bozdu.)"

Fiil Halleri

V1queer
V2queered
V3queered
INGqueering
A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

weak

adjective

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

weak

adjectivegüçsüz

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

adjectivezayıf

"His excuse was weak. (Onun bahanesi zayıftı.)"

adjectiveİradesiz, iradesi zayıf.

"I couldn't say no to the cake; I'm weak. (Pastaya hayır diyemedim; iradem zayıf.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

C1

leak

noun

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

Çevirmek için tıkla

leak

nounsızıntı (sıvı/gaz)

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

nounbilgi sızması

"The leak revealed the company's plans. (Sızdırılan bilgi şirketin planlarını ortaya çıkardı.)"

verbsızmak

"The roof leaks when it rains. (Yağmur yağınca çatıdan su sızıyor.)"

verbsızdırmak

"Someone leaked the documents to the press. (Biri belgeleri basına sızdırdı.)"

Fiil Halleri

V1leak
V2leaked
V3leaked
INGleaking

Deyimler / Öbekler

leak out
Gizli bilgi veya haberin ortaya çıkması veya sızdırılması.

"Details leaked out before the meeting. (Toplantıdan önce ayrıntılar ortaya çıktı.)"

B2

expectation

noun

"She had high expectations for the trip. (Geziden yüksek beklentileri vardı.)"

Çevirmek için tıkla

expectation

nounBeklenti.

"She had high expectations for the trip. (Geziden yüksek beklentileri vardı.)"

nounBeklenen düzey.

"The team's performance met our expectations. (Takımın performansı beklentilerimizi karşıladı.)"

A2

feature

noun

"The phone's best feature is its long battery life. (Telefonun en iyi özelliği uzun pil ömrüdür.)"

Çevirmek için tıkla

feature

nounözellik

"The phone's best feature is its long battery life. (Telefonun en iyi özelliği uzun pil ömrüdür.)"

nounözel yazı

"The magazine published a feature on healthy eating. (Dergi sağlıklı beslenme hakkında uzun bir özel yazı yayımladı.)"

verbyer vermek

"The festival will feature musicians from around the world. (Festival, dünyanın dört bir yanından gelen müzisyenlere yer verecek.)"

Fiil Halleri

V1feature
V2featured
V3featured
INGfeaturing

Deyimler / Öbekler

feature in
Bir film, program veya yazıda yer almak veya rol almak.

"She features in the new TV series. (O yeni televizyon dizisinde rol alıyor.)"

C1

fast-talking

adjective

"The fast-talking streetwise cop got the suspect to confess. (Kurnazca konuşan ve sokak işlerinden anlayan polis, şüphelinin itiraf etmesini sağladı.)"

Çevirmek için tıkla

fast-talking

adjectiveHızlı konuşan, ikna etmeye çalışan.

"The fast-talking streetwise cop got the suspect to confess. (Kurnazca konuşan ve sokak işlerinden anlayan polis, şüphelinin itiraf etmesini sağladı.)"

C1

leap

verb

"The cat leaped onto the table. (Kedi masanın üzerine zıpladı.)"

Çevirmek için tıkla

leap

verbSıçramak.

"The cat leaped onto the table. (Kedi masanın üzerine zıpladı.)"

verbAni artmak.

"Sales leaped after the new ad campaign. (Yeni reklam kampanyasından sonra satışlar hızla arttı.)"

nounSıçrama.

"She made a leap over the stream. (O, derenin üzerinden bir sıçrama yaptı.)"

Fiil Halleri

V1leap
V2leapt
V3leapt
INGleaping

Deyimler / Öbekler

leap at
fırsatı hemen ve hevesle kabul etmek

"When offered the job, he leaped at the opportunity. (İş teklif edildiğinde fırsatı hemen ve hevesle kabul etti.)"

leap up
hızla ayağa kalkmak veya ani şekilde yükselmek

"She leaped up when she heard the news. (Haberleri duyunca hızla ayağa kalktı.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

A1

interested

adjective

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

Çevirmek için tıkla

interested

adjectiveilgi duyan

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

adjectiveçıkarı olan

"The company is an interested party in the project. (Şirket projede çıkarı olan taraftır.)"

B2

observation

noun

"The scientist recorded every observation during the experiment. (Bilim insanı deneyi sırasında yaptığı her gözlemi kaydetti.)"

Çevirmek için tıkla

observation

noungözlem

"The scientist recorded every observation during the experiment. (Bilim insanı deneyi sırasında yaptığı her gözlemi kaydetti.)"

nounTespit, yorum.

"He made an interesting observation about the painting. (Tablo hakkında ilginç bir tespit yaptı.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A2

suggest

verb

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

Çevirmek için tıkla

suggest

verbBir fikri ya da planı önermek.

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

verbGöstermek, işaret etmek.

"Her expression suggested that she was worried. (Yüz ifadesi endişeli olduğunu gösteriyordu.)"

Fiil Halleri

V1suggest
V2suggested
V3suggested
INGsuggesting
A2

quietly

adverb

"The baby slept quietly. (Bebek sessizce uyudu.)"

Çevirmek için tıkla

quietly

adverbAz ses çıkararak; gürültü yapmadan.

"The baby slept quietly. (Bebek sessizce uyudu.)"

adverbGizlice.

"He quietly left the party. (O, partiden gizlice ayrıldı.)"

A1

relax

verb

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

Çevirmek için tıkla

relax

verbRahatlamak

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

verbGevşetmek

"The government relaxed the travel restrictions. (Hükümet seyahat kısıtlamalarını gevşetti.)"

Fiil Halleri

V1relax
V2relaxed
V3relaxed
INGrelaxing
B1

leaf

noun

"The tree had many green leaves. (Ağacın çok sayıda yeşil yaprağı vardı.)"

Çevirmek için tıkla

leaf

nounyaprak

"The tree had many green leaves. (Ağacın çok sayıda yeşil yaprağı vardı.)"

nounSayfa.

"She wrote a note on a blank leaf of the notebook. (O, defterin boş bir sayfasına bir not yazdı.)"

verbSayfaları karıştırmak.

"He leafed through the magazine quickly. (O, dergiyi hızlıca karıştırdı.)"

Fiil Halleri

V1leaf
V2leafed
V3leafed
INGleafing

Deyimler / Öbekler

leaf through
Bir kitabın veya derginin sayfalarını hızlıca veya rastgele çevirmek.

"I leafed through the book to find the picture. (Resmi bulmak için kitabın sayfalarını karıştırdım.)"

B1

dim

adjective

"The room was lit by a single, dim bulb. (Oda tek, sönük bir ampulle aydınlatılıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

dim

adjectiveÇok parlak olmayan, loş veya sönük.

"The room was lit by a single, dim bulb. (Oda tek, sönük bir ampulle aydınlatılıyordu.)"

verbKısmak.

"The driver dimmed his headlights. (Sürücü farlarını kıstı.)"

adjective(Argo) Zeki olmayan, anlayışı kıt.

"He's a bit dim, so you might have to explain it twice. (O biraz anlayışı kıt, bu yüzden iki kez açıklaman gerekebilir.)"

Fiil Halleri

V1dim
V2dimmed
V3dimmed
INGdimming
A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
A1

beach

noun

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

beach

nounPlaj; kıyı

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

verbKaraya oturtmak/oturmak

"The crew had to beach the boat to avoid sinking. (Mürettebat, batmamak için tekneyi karaya oturtmak zorunda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1beach
V2beached
V3beached
INGbeaching
B1

emotion

noun

"He showed no emotion at the funeral. (Cenazede hiçbir duygu göstermedi.)"

Çevirmek için tıkla

emotion

nounduygu

"He showed no emotion at the funeral. (Cenazede hiçbir duygu göstermedi.)"

A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

C1

lapse

noun

"The mistake was caused by a brief lapse in concentration. (Hata, kısa süreli bir dikkat dağınıklığından kaynaklandı.)"

Çevirmek için tıkla

lapse

nounKısa süreli bir hata veya dikkat dağınıklığı.

"The mistake was caused by a brief lapse in concentration. (Hata, kısa süreli bir dikkat dağınıklığından kaynaklandı.)"

nounİki olay arasında geçen süre veya zaman aralığı.

"After a lapse of several years, they met again. (Aradan birkaç yıl geçtikten sonra yeniden buluştular.)"

verbGeçerliliğini yitirmek veya sona ermek.

"Her membership will lapse if she does not renew it. (Üyeliğini yenilemezse geçerliliğini yitirecek.)"

verbBir duruma ya da alışkanlığa yeniden dönmek.

"He lapsed into silence after hearing the news. (Haberi duyduktan sonra yeniden sessizliğe büründü.)"

Fiil Halleri

V1lapse
V2lapsed
V3lapsed
INGlapsing

Deyimler / Öbekler

lapse into
İstenmeyen bir duruma veya alışkanlığa yeniden kapılmak.

"She lapsed into her old habit of staying up late. (Geç saatlere kadar uyanık kalma eski alışkanlığına yeniden kapıldı.)"

A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
A2

one-way

adjective

"This is a one-way street. (Burası tek yönlü bir sokak.)"

Çevirmek için tıkla

one-way

adjectivetek yönlü

"This is a one-way street. (Burası tek yönlü bir sokak.)"

nounTek yön bilet.

"I bought a one-way to Madrid. (Madrid'e tek yönlü bir bilet aldım.)"

C1

chisel

noun

"With a chisel, the sculptor removed the small pieces of stone. (Heykeltıraş, bir keskiyle taşın küçük parçalarını çıkardı.)"

Çevirmek için tıkla

chisel

nounKeski.

"With a chisel, the sculptor removed the small pieces of stone. (Heykeltıraş, bir keskiyle taşın küçük parçalarını çıkardı.)"

verbKeskiyle yontmak.

"He chiseled the statue from a block of marble. (O, mermer bir bloktan heykeli yonttu.)"

verbDolandırmak.

"The con artist chiseled the old woman out of her life savings. (Dolandırıcı, yaşlı kadının tüm birikimlerini dolandırdı.)"

Fiil Halleri

V1chisel
V2chiseled
V3chiseled
INGchiseling

Deyimler / Öbekler

chisel out
Keskiyle oyup çıkarmak; yontarak bir boşluk veya şekil oluşturmak.

"They chiseled out a niche in the rock for the statue. (Heykel için kayada bir oyuk açtılar.)"

chisel away
Parça parça kesip azaltmak; yavaş yavaş aşındırmak veya kaldırmak.

"The workers chiseled away at the old plaster for hours. (İşçiler saatlerce eski sıvaları parça parça yonttular.)"

A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

A1

spanish

adjective

"She is learning the Spanish language. (İspanyolca öğreniyor.)"

Çevirmek için tıkla

spanish

adjectiveİspanyol

"She is learning the Spanish language. (İspanyolca öğreniyor.)"

nounİspanya'nın resmi dili.

"He speaks fluent Spanish. (Akıcı bir şekilde İspanyolca konuşuyor.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

plain

adjective

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

Çevirmek için tıkla

plain

adjectiveSüsü olmayan, basit ve gösterişsiz.

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

adjectiveAçık.

"It was plain that he was tired. (Yorgun olduğu çok açıktı.)"

nounDüzlük.

"They walked across the plain. (Onlar düzlük boyunca yürüdü.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

C2

actuarial

adjective

"They set the pension levels by the actuarial tables. (Emeklilik seviyelerini aktüerya tablolarına göre belirlediler.)"

Çevirmek için tıkla

actuarial

adjectiveaktüeryal

"They set the pension levels by the actuarial tables. (Emeklilik seviyelerini aktüerya tablolarına göre belirlediler.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

B2

evidently

adverb

"Evidently, you weren't very good. (Görünüşe göre pek iyi değildin.)"

Çevirmek için tıkla

evidently

adverbgörünüşe göre

"Evidently, you weren't very good. (Görünüşe göre pek iyi değildin.)"

adverbaçıkça; çok belli, kolayca görülen

"The painting is evidently the work of a master. (Tablo açıkça bir ustanın işi.)"

A2

favor

noun

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

favor

nounİyilik, yardım

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

nounDestek, onay

"The new plan has the favor of many people. (Yeni plan birçok kişinin desteğini alıyor.)"

verbTercih etmek

"She favors tea over coffee. (Kahveyi değil, çayı tercih ediyor.)"

verbDesteklemek

"The voters favor the new law. (Seçmenler yeni yasayı destekliyor.)"

Fiil Halleri

V1favor
V2favored
V3favored
INGfavoring
C1

reside

verb

"Although legally registered elsewhere, he effectively resides in the country town. (Resmi olarak başka yerde kayıtlı olmasına rağmen, aslında kasabada yaşıyor.)"

Çevirmek için tıkla

reside

verbYaşamak

"Although legally registered elsewhere, he effectively resides in the country town. (Resmi olarak başka yerde kayıtlı olmasına rağmen, aslında kasabada yaşıyor.)"

verbbir yerde/bir şeye ait olmak

"The ultimate responsibility for the decision resides with the board. (Kararın nihai sorumluluğu yönetim kurulundadır.)"

Fiil Halleri

V1reside
V2resided
V3resided
INGresiding

Deyimler / Öbekler

reside in
bir özellik, sorun veya durumun bir şeyin içinde bulunması veya ondan kaynaklanması

"Many of the problems reside in the outdated policy. (Sorunların çoğu eski politikadan kaynaklanıyor.)"