Kütüphaneye Dön
A Clockwork Orange
MOVIEENZor8.2

A Clockwork Orange

In a near-future Britain, young Alexander DeLarge and his pals get their kicks beating and raping anyone they please. When not destroying the lives of others, Alex swoons to the music of Beethoven. The state, eager to crack down on juvenile crime, gives an incarcerated Alex the option to undergo an invasive procedure that'll rob him of all personal agency. In a time when conscience is a commodity, can Alex change his tune?

1.540

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1540 kelime
A1

do

verb

"I do my homework every evening. (Her akşam ödevimi yaparım.)"

Çevirmek için tıkla

do

verbYapmak, etmek.

"I do my homework every evening. (Her akşam ödevimi yaparım.)"

verbİşe yaramak, yeterli olmak.

"This small table will do. (Bu küçük masa işimizi görür.)"

auxiliary verbSoru, olumsuzluk ve vurgu kurmak için kullanılan yardımcı fiil.

"Do you like apples? (Elma sever misin?)"

nounEğlence, parti.

"We are going to a do on Saturday. (Cumartesi bir partiye gidiyoruz.)"

nounDo notası.

"Sing the song from do. (Şarkıyı do notasından söyle.)"

Fiil Halleri

V1do
V2did
V3done
INGdoing

Deyimler / Öbekler

do without
Olmadan idare etmek.

"We can do without a car for a few days. (Birkaç gün araba olmadan idare edebiliriz.)"

do up
İliklemek, bağlamak.

"Do up your coat; it is cold outside. (Montunu ilikle; dışarısı soğuk.)"

A1

study

noun

"I have two hours of study tonight. (Bu akşam iki saat ders çalışacağım.)"

Çevirmek için tıkla

study

nounDers çalışma, öğrenim.

"I have two hours of study tonight. (Bu akşam iki saat ders çalışacağım.)"

nounAraştırma, inceleme.

"The study shows that children need more sleep. (Araştırma, çocukların daha fazla uykuya ihtiyacı olduğunu gösteriyor.)"

verbDers çalışmak, öğrenmek.

"She studies English every day. (O, her gün İngilizce çalışır.)"

verbİncelemek.

"The doctor studied the picture carefully. (Doktor, resme dikkatle baktı.)"

Fiil Halleri

V1study
V2studied
V3studied
INGstudying
C1

fag

noun

"Fancy a fag and a chat? (Bir sigara içip sohbet etmek ister misin?)"

Çevirmek için tıkla

fag

nounSigara.

"Fancy a fag and a chat? (Bir sigara içip sohbet etmek ister misin?)"

nounEşcinsel erkeğe yönelik aşağılayıcı söz.

"That word is an offensive slur. (O söz, aşağılayıcı bir hakarettir.)"

nounYorucu iş.

"Cleaning the whole house was a real fag. (Bütün evi temizlemek gerçekten yorucu bir işti.)"

verbÇok çalışarak yorulmak.

"I fagged all day and needed a long rest. (Bütün gün çok çalışıp yoruldum ve uzun süre dinlenmem gerekti.)"

verbYormak.

"The long walk fagged the children. (Uzun yürüyüş çocukları yordu.)"

Fiil Halleri

V1fag
V2fagged
V3fagged
INGfagging
B2

ambulance

noun

"An ambulance came and took her to the hospital. (Bir ambulans geldi ve onu hastaneye götürdü.)"

Çevirmek için tıkla

ambulance

nounambulans

"An ambulance came and took her to the hospital. (Bir ambulans geldi ve onu hastaneye götürdü.)"

A2

Dim

adjective

"The room was dim. (Oda loştu.)"

Çevirmek için tıkla

Dim

adjectiveLoş, az ışıklı

"The room was dim. (Oda loştu.)"

adjectiveAnlaması yavaş, kafası pek çalışmayan

"He can be a bit dim sometimes. (O bazen biraz yavaş anlar.)"

verbIşığı azaltmak; kısmak

"Please dim the lights. (Lütfen ışıkları kıs.)"

Fiil Halleri

V1dim
V2dimmed
V3dimmed
INGdimming

Deyimler / Öbekler

dim down
Işığı azaltmak, kısmak

"Can you dim down the lamp? (Lambayı kısar mısın?)"

A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B1

victim

noun

"The victims of the car crash were treated at the scene. (Trafik kazasında zarar görenler olay yerinde tedavi edildi.)"

Çevirmek için tıkla

victim

nounKurban.

"The victims of the car crash were treated at the scene. (Trafik kazasında zarar görenler olay yerinde tedavi edildi.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
B2

lane

noun

"Drive in the left lane when you want to pass. (Geçmek istediğinde sol şeritte sür.)"

Çevirmek için tıkla

lane

nounşerit

"Drive in the left lane when you want to pass. (Geçmek istediğinde sol şeritte sür.)"

nounköy yolu

"We walked down a quiet lane between the fields. (Tarlaların arasındaki sessiz bir köy yolunda yürüdük.)"

B2

chief

noun

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

Çevirmek için tıkla

chief

nounlider

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

adjectiveEn önemli; esas olan.

"The chief reason is the high cost. (En önemli neden yüksek maliyettir.)"

A1

interested

adjective

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

Çevirmek için tıkla

interested

adjectiveilgi duyan

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

adjectiveçıkarı olan

"The company is an interested party in the project. (Şirket projede çıkarı olan taraftır.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

C1

apparatus

noun

"The laboratory apparatus was sterilized before the experiment. (Deneyden önce laboratuvardaki alet takımı steril edildi.)"

Çevirmek için tıkla

apparatus

nounAlet takımı.

"The laboratory apparatus was sterilized before the experiment. (Deneyden önce laboratuvardaki alet takımı steril edildi.)"

nounÖrgüt.

"The party's apparatus organized the campaign. (Partinin örgütü kampanyayı düzenledi.)"

B1

dim

adjective

"The room was lit by a single, dim bulb. (Oda tek, sönük bir ampulle aydınlatılıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

dim

adjectiveÇok parlak olmayan, loş veya sönük.

"The room was lit by a single, dim bulb. (Oda tek, sönük bir ampulle aydınlatılıyordu.)"

verbKısmak.

"The driver dimmed his headlights. (Sürücü farlarını kıstı.)"

adjective(Argo) Zeki olmayan, anlayışı kıt.

"He's a bit dim, so you might have to explain it twice. (O biraz anlayışı kıt, bu yüzden iki kez açıklaman gerekebilir.)"

Fiil Halleri

V1dim
V2dimmed
V3dimmed
INGdimming
C1

liberty

noun

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

Çevirmek için tıkla

liberty

nounÖzgürlük.

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

nounRahat davranma (izinsiz).

"I took the liberty of adjusting the schedule. (Programı izin almadan değiştirdim.)"

A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
A2

sweat

verb

"I sweat a lot when I run. (Koşunca çok terlerim.)"

Çevirmek için tıkla

sweat

verbTerlemek

"I sweat a lot when I run. (Koşunca çok terlerim.)"

verbEndişelenmek

"Don't sweat the small stuff. (Küçük şeyler için endişelenme.)"

nounTer.

"There was sweat on his forehead. (Alnında ter vardı.)"

nounÇaba.

"Learning a language takes sweat. (Dil öğrenmek çok çaba gerektirir.)"

Fiil Halleri

V1sweat
V2sweated
V3sweated
INGsweating

Deyimler / Öbekler

sweat out
Bir sonucu veya haberi endişeyle beklemek.

"They spent the afternoon sweating out the test results. (Öğleden sonra sınav sonuçlarını endişeyle beklediler.)"

sweat over
Bir iş üzerinde çok uğraşmak veya fazla endişelenmek.

"She sweated over her essay all night. (Bütün gece makalesi üzerinde çok uğraştı.)"

A1

picnic

noun

"We had a picnic in the park. (Parkta piknik yaptık.)"

Çevirmek için tıkla

picnic

nounAçık havada birlikte yenilen yemek

"We had a picnic in the park. (Parkta piknik yaptık.)"

verbPiknik yapmak.

"They picnicked by the lake. (Göl kenarında piknik yaptılar.)"

Fiil Halleri

V1picnic
V2picnicked
V3picnicked
INGpicnicking
B1

reality

noun

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

Çevirmek için tıkla

reality

noungerçek

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

offend

verb

"She didn't mean to offend anyone with her comment. (Yorumuyla kimseyi incitmek istemedi.)"

Çevirmek için tıkla

offend

verbincitmek

"She didn't mean to offend anyone with her comment. (Yorumuyla kimseyi incitmek istemedi.)"

verbihlal etmek

"The company offended environmental laws. (Şirket çevre yasalarını ihlal etti.)"

Fiil Halleri

V1offend
V2offended
V3offended
INGoffending

Deyimler / Öbekler

offend against
Bir kuralı, yasayı veya normu çiğnemek.

"He offended against the club's rules. (O, kulübün kurallarını çiğnedi.)"

C1

ward

noun

"The children's ward is on the second floor. (Çocuk servisi ikinci kattadır.)"

Çevirmek için tıkla

ward

nounServis.

"The children's ward is on the second floor. (Çocuk servisi ikinci kattadır.)"

nounseçim bölgesi

"She represents the northern ward on the city council. (O, şehir meclisinde kuzey bölgesini temsil ediyor.)"

verbUzaklaştırmak.

"She warded off the dog with a stick. (Sopayla köpeği uzaklaştırdı.)"

Fiil Halleri

V1ward
V2warded
V3warded
INGwarding

Deyimler / Öbekler

ward off
Bir tehlike veya zarar verici şeyi uzak tutmak veya engellemek.

"He managed to ward off the attacker. (Saldırganı uzaklaştırmayı başardı.)"

C1

snuff

noun

"He kept a tin of snuff in his pocket. (Cebinde bir kutu burun yoluyla çekilen ince tütün tozu vardı.)"

Çevirmek için tıkla

snuff

nounBurun yoluyla çekilen ince tütün tozu.

"He kept a tin of snuff in his pocket. (Cebinde bir kutu burun yoluyla çekilen ince tütün tozu vardı.)"

verbmumu söndürmek

"She snuffed the candle with her fingers. (Mumu parmaklarıyla kapatarak söndürdü.)"

verbgizlice öldürmek

"The gang snuffed him because he knew too much. (Çete onu çok fazla şey bildiği için öldürdü.)"

Fiil Halleri

V1snuff
V2snuffed
V3snuffed
INGsnuffing

Deyimler / Öbekler

snuff out
Ateşi veya ışığı söndürmek; mecazi olarak bir şeyi yok etmek veya tamamen sonlandırmak.

"The firefighters snuffed out the last small flames. (İtfaiyeciler son küçük alevleri söndürdüler.)"

B2

chase

verb

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

Çevirmek için tıkla

chase

verbkovalamak

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

verbelde etmeye çalışmak

"She is chasing a promotion at work. (O, iş yerinde terfi almaya çalışıyor.)"

nounKovalamaca.

"The police were in a long chase after the suspect. (Polis şüphelinin peşinde uzun bir kovalamaca yaptı.)"

Fiil Halleri

V1chase
V2chased
V3chased
INGchasing

Deyimler / Öbekler

chase after
birinin veya bir şeyin peşinden koşmak veya onu yakalamaya çalışmak

"He chased after the bus but missed it. (Otobüsün peşinden koştu ama yakalayamadı.)"

chase down
takip edip bulmak veya yakalamak

"They chased down the thief and caught him. (Hırsızı takip edip yakaladılar.)"

A2

accident

noun

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

Çevirmek için tıkla

accident

nounkaza

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

A2

pop

noun

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

Çevirmek için tıkla

pop

nounPatlama sesi.

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

nounPop müzik.

"She likes pop music. (O, yaygın olarak dinlenen hafif müziği seviyor.)"

verbPatlamak.

"The balloon popped. (Balon patladı.)"

verbUğramak.

"I'll pop into the shop for some milk. (Süt almak için dükkâna kısa süreliğine uğrayacağım.)"

Fiil Halleri

V1pop
V2popped
V3popped
INGpopping

Deyimler / Öbekler

pop in
kısa süreliğine uğramak

"Can you pop in later? (Daha sonra kısa süreliğine uğrayabilir misin?)"

pop out
kısa süreliğine dışarı çıkmak

"I need to pop out to the shop. (Dükkâna kısa süreliğine çıkmam gerekiyor.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
A1

routine

noun

"My morning routine includes brushing my teeth and getting dressed. (Sabah rutinim dişlerimi fırçalamayı ve giyinmeyi içerir.)"

Çevirmek için tıkla

routine

nounrutin

"My morning routine includes brushing my teeth and getting dressed. (Sabah rutinim dişlerimi fırçalamayı ve giyinmeyi içerir.)"

adjectiveRutin.

"It was just a routine check-up at the doctor's. (Bu sadece doktorda yapılan rutin bir kontroldü.)"

B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

C1

convict

verb

"The jury convicted him of perjury. (Jüri onu yemin altında yalan söylediği gerekçesiyle suçlu buldu.)"

Çevirmek için tıkla

convict

verbsuçlu bulmak

"The jury convicted him of perjury. (Jüri onu yemin altında yalan söylediği gerekçesiyle suçlu buldu.)"

nounmahkum

"The prison is full of convicts. (Hapishane mahkumlarla dolu.)"

Fiil Halleri

V1convict
V2convicted
V3convicted
INGconvicting
A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A2

receive

verb

"I received a gift. (Bir hediye aldım.)"

Çevirmek için tıkla

receive

verbAlmak.

"I received a gift. (Bir hediye aldım.)"

Fiil Halleri

V1receive
V2received
V3received
INGreceiving
B2

theft

noun

"There has been an increase in car thefts this year. (Bu yıl araba hırsızlıklarında bir artış oldu.)"

Çevirmek için tıkla

theft

nounhırsızlık

"There has been an increase in car thefts this year. (Bu yıl araba hırsızlıklarında bir artış oldu.)"

B1

religion

noun

"Religion often shapes a person's values and traditions. (Din genellikle bir kişinin değerlerini ve geleneklerini şekillendirir.)"

Çevirmek için tıkla

religion

noundin

"Religion often shapes a person's values and traditions. (Din genellikle bir kişinin değerlerini ve geleneklerini şekillendirir.)"

C1

standing

adjective

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

Çevirmek için tıkla

standing

adjectiveayakta

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

adjectiveSürekli.

"He has a standing invitation to visit their house. (Onların evini ziyaret etmesi için sürekli bir davetiyesi var.)"

nounbir kişinin toplumdaki saygınlığı veya sosyal konumu

"Her standing in the community grew after she started the charity. (Hayır kurumunu başlattıktan sonra toplumdaki saygınlığı arttı.)"

C1

paradoxical

adjective

"It is paradoxical that the more connected people feel online, the lonelier many of them say they are. (İnternette kendilerini ne kadar bağlı hissettiklerini söyleyen birçok insanın daha yalnız hissetmesi çelişkili bir durumdur.)"

Çevirmek için tıkla

paradoxical

adjectiveGörünüşte çelişkili

"It is paradoxical that the more connected people feel online, the lonelier many of them say they are. (İnternette kendilerini ne kadar bağlı hissettiklerini söyleyen birçok insanın daha yalnız hissetmesi çelişkili bir durumdur.)"

B2

rogue

noun

"He turned out to be a rogue who sold fake tickets. (O, sahte bilet satan bir serseriydi.)"

Çevirmek için tıkla

rogue

nounSerseri, düzenbaz kişi.

"He turned out to be a rogue who sold fake tickets. (O, sahte bilet satan bir serseriydi.)"

adjectiveKontrol dışı.

"A rogue processor was sending commands that crashed the system. (Kontrol dışı bir işlemci, sistemi çökerten komutlar gönderiyordu.)"

A2

attend

verb

"I attended the conference. (Konferansa katıldım.)"

Çevirmek için tıkla

attend

verbBir etkinliğe ya da toplantıya katılmak.

"I attended the conference. (Konferansa katıldım.)"

Fiil Halleri

V1attend
V2attended
V3attended
INGattending
B2

man-size

adjective

"They installed a man-size safe in the garage. (Garaja yetişkin boyutunda bir kasa kurdular.)"

Çevirmek için tıkla

man-size

adjectiveYetişkin boyutunda.

"They installed a man-size safe in the garage. (Garaja yetişkin boyutunda bir kasa kurdular.)"

B1

murderer

noun

"The murderer was sentenced to life in prison. (Katil ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.)"

Çevirmek için tıkla

murderer

nounKatil.

"The murderer was sentenced to life in prison. (Katil ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.)"

A1

late

adjective

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

Çevirmek için tıkla

late

adjectiveGeç.

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

adjectiveMerhum.

"The late singer was very popular. (Ölen şarkıcı çok popülerdi.)"

adverbBeklenen zamandan sonra; geç biçimde.

"He arrived late. (O geç geldi.)"

A1

school

noun

"My sister goes to school every day. (Kız kardeşim her gün okula gider.)"

Çevirmek için tıkla

school

nounOkul.

"My sister goes to school every day. (Kız kardeşim her gün okula gider.)"

verbBir kişiye bilgi veya beceri öğretmek.

"They school their children at home. (Onlar çocuklarını evde eğitirler.)"

Fiil Halleri

V1school
V2schooled
V3schooled
INGschooling
A2

continue

verb

"Please continue your story. (Lütfen hikayene devam et.)"

Çevirmek için tıkla

continue

verbDevam etmek.

"Please continue your story. (Lütfen hikayene devam et.)"

Fiil Halleri

V1continue
V2continued
V3continued
INGcontinuing
B2

heap

noun

"There was a heap of clothes on the chair. (Sandalyenin üzerinde bir yığın giysi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

heap

nounYığın.

"There was a heap of clothes on the chair. (Sandalyenin üzerinde bir yığın giysi vardı.)"

nounAşağılayıcı: değersiz yığın

"I got a steaming heap of crap. (Bana berbat, işe yaramaz bir yığın geldi.)"

verbYığmak.

"They heaped sand into the hole. (Kumu çukurun içine yığın halinde koydular.)"

Fiil Halleri

V1heap
V2heaped
V3heaped
INGheaping

Deyimler / Öbekler

heap up
Bir şeyin yığın halinde birikmesi veya bir şeyleri yığın yapmak.

"The rubbish heaped up after the festival. (Festivalden sonra çöp yığıldı.)"

heap on
Birine çok fazla övgü, suçlama veya benzeri şeyler vermek/yüklemek.

"They heaped praise on the author. (Yazarın üzerine bolca övgü yağdırdılar.)"

A2

realize

verb

"I realized my mistake. (Hatamı fark ettim.)"

Çevirmek için tıkla

realize

verbBir şeyin farkına varmak, anlamak.

"I realized my mistake. (Hatamı fark ettim.)"

verbGerçekleştirmek, hayata geçirmek.

"She realized her dream of becoming a doctor. (Doktor olma hayalini gerçekleştirdi.)"

Fiil Halleri

V1realize
V2realized
V3realized
INGrealizing