Kütüphaneye Dön
2001: A Space Odyssey
MOVIEENZor8.0

2001: A Space Odyssey

Humanity finds a mysterious object buried beneath the lunar surface and sets off to find its origins with the help of HAL 9000, the world's most advanced super computer.

890

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

890 kelime
C1

incalculable

adjective

"I mean, incalculable. (Yani, hesaplanamayacak kadar çok.)"

Çevirmek için tıkla

incalculable

adjectiveölçülemez

"I mean, incalculable. (Yani, hesaplanamayacak kadar çok.)"

A1

leave

noun

"She is on leave this week. (O bu hafta izinde.)"

Çevirmek için tıkla

leave

nounİzin

"She is on leave this week. (O bu hafta izinde.)"

verbBir yerden ayrılmak, gitmek.

"He left the room. (Odadan çıktı.)"

verbBir şeyi belirli bir durumda bırakmak.

"Leave the door open. (Kapıyı açık bırak.)"

verbRahat bırakmak, ellememek.

"Please leave my books alone. (Lütfen kitaplarımı rahat bırakın.)"

Fiil Halleri

V1leave
V2left
V3left
INGleaving

Deyimler / Öbekler

leave out
Dışarıda bırakmak, atlamak.

"Don't leave me out. (Beni dışarıda bırakma.)"

A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
B1

range

noun

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

Çevirmek için tıkla

range

nounmenzil

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

nounçeşitlilik

"The store offers a wide range of products. (Mağaza geniş bir ürün yelpazesi sunuyor.)"

Fiil Halleri

V1range
V2ranged
V3ranged
INGranging

Deyimler / Öbekler

range from
Belirli sınırlar arasında değişmek veya çeşitlilik göstermek (genellikle 'to' ile kullanılır).

"Prices range from $10 to $50. (Fiyatlar 10 ile 50 dolar arasında değişiyor.)"

A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

B1

importance

noun

"Kids learn the importance of brushing their teeth at school. (Çocuklar okulda dişlerini fırçalamanın ne kadar önemli olduğunu öğrenirler.)"

Çevirmek için tıkla

importance

nounÖnem

"Kids learn the importance of brushing their teeth at school. (Çocuklar okulda dişlerini fırçalamanın ne kadar önemli olduğunu öğrenirler.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

A2

rock

noun

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

Çevirmek için tıkla

rock

nounKaya, taş.

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

nounRock müziği.

"My brother likes rock. (Ağabeyim rock müziğini sever.)"

verbSallamak, sallanmak.

"The boat rocked on the waves. (Tekne dalgaların üzerinde sallandı.)"

Fiil Halleri

V1rock
V2rocked
V3rocked
INGrocking

Deyimler / Öbekler

rock out
Rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlenmek.

"They rocked out at the concert. (Konserde rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlendiler.)"

A2

training

noun

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

Çevirmek için tıkla

training

nounEğitim, antrenman

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

B2

automatic

adjective

"The washing machine is automatic; it finishes the program by itself. (Çamaşır makinesi insan müdahalesi olmadan çalışır; programı kendi başına bitirir.)"

Çevirmek için tıkla

automatic

adjectiveOtomatik.

"The washing machine is automatic; it finishes the program by itself. (Çamaşır makinesi insan müdahalesi olmadan çalışır; programı kendi başına bitirir.)"

adjectiveDüşünmeden ya da refleks olarak yapılan.

"His reaction was automatic when he heard the noise. (Gürültüyü duyduğunda tepkisi düşünmeden oldu.)"

B1

despite

preposition

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

despite

preposition-e rağmen.

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

B1

bury

verb

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

Çevirmek için tıkla

bury

verbGömmek.

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

verbToprağa gömmek.

"She buried the box in the backyard. (Kutuyu arka bahçeye gömdü.)"

Fiil Halleri

V1bury
V2buried
V3buried
INGburying

Deyimler / Öbekler

bury oneself in
Bir işe veya etkinliğe tamamen dalmak; başka şeyleri unutarak yoğunlaşmak.

"After the exam she buried herself in studying. (Sınavdan sonra tamamen ders çalışmaya daldı.)"

bury the hatchet
Eski bir kavga veya anlaşmazlığı bitirip barışmak.

"They decided to bury the hatchet and be friends again. (Eski düşmanlıklarını bitirip tekrar arkadaş olmaya karar verdiler.)"

A2

human

noun

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

Çevirmek için tıkla

human

nounİnsan, insanlık

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

adjectiveİnsani, insancıl

"It's human to make mistakes. (Hata yapmak insana özgüdür.)"

A2

permission

noun

"You need your parents' permission to go on the trip. (Bir geziye gitmek için ebeveynlerinin iznine ihtiyacın var.)"

Çevirmek için tıkla

permission

nounİzin, onay

"You need your parents' permission to go on the trip. (Bir geziye gitmek için ebeveynlerinin iznine ihtiyacın var.)"

C1

liberty

noun

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

Çevirmek için tıkla

liberty

nounÖzgürlük.

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

nounRahat davranma (izinsiz).

"I took the liberty of adjusting the schedule. (Programı izin almadan değiştirdim.)"

B1

emotion

noun

"He showed no emotion at the funeral. (Cenazede hiçbir duygu göstermedi.)"

Çevirmek için tıkla

emotion

nounduygu

"He showed no emotion at the funeral. (Cenazede hiçbir duygu göstermedi.)"

A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
B2

morale

noun

"The coach's speech boosted the team's morale. (Antrenörün konuşması takımın moralini yükseltti.)"

Çevirmek için tıkla

morale

nounMoral

"The coach's speech boosted the team's morale. (Antrenörün konuşması takımın moralini yükseltti.)"

A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

adequate

adjective

"The training was adequate for beginners. (Eğitim yeni başlayanlar için yeterliydi.)"

Çevirmek için tıkla

adequate

adjectiveyeterli

"The training was adequate for beginners. (Eğitim yeni başlayanlar için yeterliydi.)"

A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

B2

attempt

noun

"His attempt to climb the wall failed. (Duvarı tırmanma denemesi başarısız oldu.)"

Çevirmek için tıkla

attempt

nounDeneme.

"His attempt to climb the wall failed. (Duvarı tırmanma denemesi başarısız oldu.)"

verbBir şeyi başarmaya çalışmak, denemek.

"She attempted to climb the mountain. (Dağa tırmanmayı denedi.)"

Fiil Halleri

V1attempt
V2attempted
V3attempted
INGattempting
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

onboard

verb

"The company will onboard all new hires this month. (Şirket bu ay tüm yeni işe alınanlara gerekli bilgileri verip onları eğitecek.)"

Çevirmek için tıkla

onboard

verbişe alıştırmak

"The company will onboard all new hires this month. (Şirket bu ay tüm yeni işe alınanlara gerekli bilgileri verip onları eğitecek.)"

adjectiveAraçta bulunan.

"The crew is onboard and ready to depart. (Mürettebat uçakta ve kalkışa hazır.)"

adjectiveDahili.

"The phone has onboard storage for photos. (Telefonun fotoğraflar için dahili depolama alanı var.)"

Fiil Halleri

V1onboard
V2onboarded
V3onboarded
INGonboarding
A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

B2

resign

verb

"She resigned after the scandal. (Skandaldan sonra istifa etti.)"

Çevirmek için tıkla

resign

verbİstifa etmek.

"She resigned after the scandal. (Skandaldan sonra istifa etti.)"

verbisteksizce kabullenmek

"He resigned himself to the long wait. (Uzun beklemeyi istemese de kabullendi.)"

Fiil Halleri

V1resign
V2resigned
V3resigned
INGresigning

Deyimler / Öbekler

resign from
Resmî olarak bir görevden veya kurumdan ayrılmak.

"She resigned from the company last month. (Geçen ay şirketten istifa etti.)"

resign oneself to
Kaçınılmaz veya hoş olmayan bir şeyi kabullenmek.

"He resigned himself to the delay. (Gecikmeyi kabullenmek zorunda kaldı.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

A1

usually

adverb

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

Çevirmek için tıkla

usually

adverbgenellikle

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

adverbnormalde

"Usually, it rains in spring. (Normalde ilkbaharda yağmur yağar.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

C1

appreciation

noun

"She showed her appreciation for their help. (Yardımları için minnettarlığını gösterdi.)"

Çevirmek için tıkla

appreciation

nountakdir, minnettarlık

"She showed her appreciation for their help. (Yardımları için minnettarlığını gösterdi.)"

nounDeğer kazanma.

"The appreciation of the currency made imports cheaper. (Paranın değer kazanması ithalatı daha ucuz hale getirdi.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

underwater

adjective

"The scuba diver explored an underwater cave. (Dalgıç suyun yüzeyinin altındaki bir mağarayı keşfetti.)"

Çevirmek için tıkla

underwater

adjectiveSuyun yüzeyinin altında bulunan.

"The scuba diver explored an underwater cave. (Dalgıç suyun yüzeyinin altındaki bir mağarayı keşfetti.)"

adjectiveBorcu değerden fazla olan

"After the housing crash many homeowners were underwater on their mortgages. (Konut piyasası çöktüğünde birçok ev sahibinin evinin değeri konut kredilerinden daha düşük oldu.)"

adverbSuyun altında olan şekilde.

"The frog swam underwater to hide. (Kurbağa saklanmak için suyun altında yüzdü.)"

A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
A1

routine

noun

"My morning routine includes brushing my teeth and getting dressed. (Sabah rutinim dişlerimi fırçalamayı ve giyinmeyi içerir.)"

Çevirmek için tıkla

routine

nounrutin

"My morning routine includes brushing my teeth and getting dressed. (Sabah rutinim dişlerimi fırçalamayı ve giyinmeyi içerir.)"

adjectiveRutin.

"It was just a routine check-up at the doctor's. (Bu sadece doktorda yapılan rutin bir kontroldü.)"

B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

B1

specially

adverb

"This kitchen was specially designed for a disabled person. (Bu mutfak, engelli bir kişi için özel olarak tasarlandı.)"

Çevirmek için tıkla

specially

adverbBelirli veya özel bir amaç için.

"This kitchen was specially designed for a disabled person. (Bu mutfak, engelli bir kişi için özel olarak tasarlandı.)"

A2

field

noun

"The farmer was working in the field. (Çiftçi tarlada çalışıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

field

nounTarla.

"The farmer was working in the field. (Çiftçi tarlada çalışıyordu.)"

nounAlan.

"She is an expert in the field of physics. (Fizik alanında bir uzmandır.)"

nounSaha.

"The players ran onto the field. (Oyuncular sahaya koştu.)"

A1

person

noun

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

person

nounkişi

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

A2

safe

adjective

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

Çevirmek için tıkla

safe

adjectiveGüvenli.

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

nounKasa

"She put the money in the safe. (O parayı kasaya koydu.)"

B1

departure

noun

"His sudden departure surprised everyone. (Onun ani ayrılışı herkesi şaşırttı.)"

Çevirmek için tıkla

departure

nounbir yerden veya bir kişiden ayrılma

"His sudden departure surprised everyone. (Onun ani ayrılışı herkesi şaşırttı.)"

nounKalkış

"The train's departure is at nine o'clock. (Trenin kalkış saati dokuz.)"

A2

receive

verb

"I received a gift. (Bir hediye aldım.)"

Çevirmek için tıkla

receive

verbAlmak.

"I received a gift. (Bir hediye aldım.)"

Fiil Halleri

V1receive
V2received
V3received
INGreceiving
A1

week

noun

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

Çevirmek için tıkla

week

nounYedi gün süren zaman dilimi.

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

phraseHaftada, her hafta.

"She goes swimming three times a week. (Haftada üç kez yüzmeye gider.)"

B1

upset

adjective

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

Çevirmek için tıkla

upset

adjectiveÜzgün, kırgın veya endişeli hissetmek.

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

adjectiveMidesi bozuk.

"He has an upset stomach. (Onun midesi bozuk.)"

verbBirini üzmek veya endişelendirmek.

"The news upset her. (Haberler onu üzdü.)"

verbAltüst etmek.

"The storm upset our plans. (Fırtına planlarımızı bozdu.)"

nounSürpriz mağlubiyet; beklenmeyen sonuç

"The team's win was a major upset. (Takımın galibiyeti büyük bir sürprizdi.)"

Fiil Halleri

V1upset
V2upset
V3upset
INGupsetting
A1

goodbye

interjection

"She waved and said goodbye. (O el salladı ve hoşça kal dedi.)"

Çevirmek için tıkla

goodbye

interjectionAyrılırken söylenen kısa veda sözü.

"She waved and said goodbye. (O el salladı ve hoşça kal dedi.)"

nounveda

"They said their goodbyes at the airport. (Havaalanında vedalaştılar.)"

B1

aware

adjective

"She is aware of the noise. (O gürültünün farkında.)"

Çevirmek için tıkla

aware

adjectiveFarkında

"She is aware of the noise. (O gürültünün farkında.)"

adjectiveBilinçli

"He is environmentally aware. (O çevre konusunda bilinçli.)"