Kütüphaneye Dön
Call Me by Your Name
MOVIEENOrta8.1

Call Me by Your Name

In the summer of 1983, a 17-year-old Elio spends his days in his family's villa in Italy. One day Oliver, a graduate student, arrives to assist Elio's father, a professor of Greco-Roman culture. Soon, Elio and Oliver discover a summer that will alter their lives forever.

869

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

869 kelime
B2

fudge

noun

"She bought some fudge at the market. (O, pazardan biraz çikolatalı şekerleme aldı.)"

Çevirmek için tıkla

fudge

nounçikolatalı şekerleme

"She bought some fudge at the market. (O, pazardan biraz çikolatalı şekerleme aldı.)"

nounyanlış beyan

"The report had several fudges to hide the errors. (Rapor, hataları gizlemek için birkaç yanlış ifade içeriyordu.)"

verbçarpıtmak

"They fudged the numbers to make the company look more profitable. (Şirketin daha kârlı görünmesi için sayıları kasıtlı olarak değiştirdiler.)"

verbkaçamak yapmak

"He fudged the answer when the teacher asked him a hard question. (Öğretmen zor bir soru sorduğunda doğru cevaptan kaçındı.)"

Fiil Halleri

V1fudge
V2fudged
V3fudged
INGfudging
C2

anchise

Çevirmek için tıkla

anchise

Henüz detaylı tanım bulunmuyor.

B2

sculpt

verb

"The artist sculpted a statue from marble. (Sanatçı mermerden bir heykel yonttu.)"

Çevirmek için tıkla

sculpt

verbyontmak

"The artist sculpted a statue from marble. (Sanatçı mermerden bir heykel yonttu.)"

verbşekillendirmek

"She sculpted a successful career over ten years. (O, on yıl içinde kendine başarılı bir meslek hayatı oluşturdu.)"

Fiil Halleri

V1sculpt
V2sculpted
V3sculpted
INGsculpting
C1

partisan

noun

"He is a partisan of the new movement. (O, yeni hareketin yandaşıdır.)"

Çevirmek için tıkla

partisan

nounyandaş

"He is a partisan of the new movement. (O, yeni hareketin yandaşıdır.)"

noungerilla

"Partisans attacked the supply train during the war. (Savaş sırasında gerillalar ikmal trenine saldırdı.)"

adjectivetaraflı

"The report was clearly partisan. (Rapor açıkça taraflıydı.)"

A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

B2

derive

verb

"Derive conclusions from the data. (Verilerden sonuçlar çıkar.)"

Çevirmek için tıkla

derive

verbBir kaynaktan elde etmek ya da türetmek.

"Derive conclusions from the data. (Verilerden sonuçlar çıkar.)"

Fiil Halleri

V1derive
V2derived
V3derived
INGderiving
A2

weak

adjective

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

weak

adjectivegüçsüz

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

adjectivezayıf

"His excuse was weak. (Onun bahanesi zayıftı.)"

adjectiveİradesiz, iradesi zayıf.

"I couldn't say no to the cake; I'm weak. (Pastaya hayır diyemedim; iradem zayıf.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

C2

philistine

noun

"He was labeled a philistine after mocking the museum. (Müzeyi alaya aldığı için ona kültürsüz/zevksiz denildi.)"

Çevirmek için tıkla

philistine

nounkültürsüz, zevksiz kişi

"He was labeled a philistine after mocking the museum. (Müzeyi alaya aldığı için ona kültürsüz/zevksiz denildi.)"

adjectivesanata ilgisiz

"Her philistine remarks showed she had no interest in art. (Onun sanatı küçümseyen söylemleri, sanata ilgisi olmadığını gösterdi.)"

B1

despite

preposition

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

despite

preposition-e rağmen.

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

fantastic

adjective

"The movie was fantastic. (Film çok iyiydi.)"

Çevirmek için tıkla

fantastic

adjectiveÇok iyi; hayranlık uyandıran.

"The movie was fantastic. (Film çok iyiydi.)"

adjectiveGerçek olmayan, hayal ürünü.

"He told a fantastic story about dragons. (O, ejderhalar hakkında gerçek olmayan bir hikâye anlattı.)"

A2

human

noun

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

Çevirmek için tıkla

human

nounİnsan, insanlık

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

adjectiveİnsani, insancıl

"It's human to make mistakes. (Hata yapmak insana özgüdür.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

relax

verb

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

Çevirmek için tıkla

relax

verbRahatlamak

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

verbGevşetmek

"The government relaxed the travel restrictions. (Hükümet seyahat kısıtlamalarını gevşetti.)"

Fiil Halleri

V1relax
V2relaxed
V3relaxed
INGrelaxing
C1

filter

noun

"I bought a new filter for the coffee maker. (Kahve makinesi için yeni bir süzgeç aldım.)"

Çevirmek için tıkla

filter

nounfiltre

"I bought a new filter for the coffee maker. (Kahve makinesi için yeni bir süzgeç aldım.)"

verbsüzmek

"She filtered the water before drinking. (İçmeden önce suyu süzdü.)"

Fiil Halleri

V1filter
V2filtered
V3filtered
INGfiltering

Deyimler / Öbekler

filter out
İstenmeyen parçaları veya bilgileri ayıklamak.

"The program filters out spam emails. (Program istenmeyen e-postaları ayıklar.)"

filter through
Yavaş yavaş bir yerden geçmek veya bilgi/haberin yavaşça ortaya çıkması.

"News filtered through slowly. (Haber yavaşça yayıldı.)"

A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
C1

liberty

noun

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

Çevirmek için tıkla

liberty

nounÖzgürlük.

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

nounRahat davranma (izinsiz).

"I took the liberty of adjusting the schedule. (Programı izin almadan değiştirdim.)"

C1

cease

verb

"Hostilities finally ceased after the peace agreement was signed. (Barış anlaşması imzalandıktan sonra düşmanlıklar sonunda sona erdi.)"

Çevirmek için tıkla

cease

verbsona ermek

"Hostilities finally ceased after the peace agreement was signed. (Barış anlaşması imzalandıktan sonra düşmanlıklar sonunda sona erdi.)"

Fiil Halleri

V1cease
V2ceased
V3ceased
INGceasing
B2

inherit

verb

"She inherited her grandfather's house. (Büyükbabasının evini miras aldı.)"

Çevirmek için tıkla

inherit

verbMiras almak.

"She inherited her grandfather's house. (Büyükbabasının evini miras aldı.)"

verbAnne babadan veya önceki nesillerden özellik almak.

"He inherited his father's blue eyes. (Babasının mavi gözlerini aldı.)"

Fiil Halleri

V1inherit
V2inherited
V3inherited
INGinheriting
A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

truce

noun

"Truce or not, the fighting could start again at any time. (Ateşkes olsun ya da olmasın, çatışma her an yeniden başlayabilir.)"

Çevirmek için tıkla

truce

nounAteşkes.

"Truce or not, the fighting could start again at any time. (Ateşkes olsun ya da olmasın, çatışma her an yeniden başlayabilir.)"

A1

lunch

noun

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

Çevirmek için tıkla

lunch

nounÖğle yemeği.

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

verbÖğle yemeği yemek.

"We lunched at a small cafe. (Küçük bir kafede öğle yemeği yedik.)"

Fiil Halleri

V1lunch
V2lunched
V3lunched
INGlunching
B1

reality

noun

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

Çevirmek için tıkla

reality

noungerçek

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

offend

verb

"She didn't mean to offend anyone with her comment. (Yorumuyla kimseyi incitmek istemedi.)"

Çevirmek için tıkla

offend

verbincitmek

"She didn't mean to offend anyone with her comment. (Yorumuyla kimseyi incitmek istemedi.)"

verbihlal etmek

"The company offended environmental laws. (Şirket çevre yasalarını ihlal etti.)"

Fiil Halleri

V1offend
V2offended
V3offended
INGoffending

Deyimler / Öbekler

offend against
Bir kuralı, yasayı veya normu çiğnemek.

"He offended against the club's rules. (O, kulübün kurallarını çiğnedi.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

B2

resign

verb

"She resigned after the scandal. (Skandaldan sonra istifa etti.)"

Çevirmek için tıkla

resign

verbİstifa etmek.

"She resigned after the scandal. (Skandaldan sonra istifa etti.)"

verbisteksizce kabullenmek

"He resigned himself to the long wait. (Uzun beklemeyi istemese de kabullendi.)"

Fiil Halleri

V1resign
V2resigned
V3resigned
INGresigning

Deyimler / Öbekler

resign from
Resmî olarak bir görevden veya kurumdan ayrılmak.

"She resigned from the company last month. (Geçen ay şirketten istifa etti.)"

resign oneself to
Kaçınılmaz veya hoş olmayan bir şeyi kabullenmek.

"He resigned himself to the delay. (Gecikmeyi kabullenmek zorunda kaldı.)"

B1

pinch

verb

"He pinched my arm to get my attention. (O, dikkatimi çekmek için kolumu çimdikledi.)"

Çevirmek için tıkla

pinch

verbÇimdiklemek.

"He pinched my arm to get my attention. (O, dikkatimi çekmek için kolumu çimdikledi.)"

verbÇalmak.

"Someone pinched my wallet from the table. (Birisi cüzdanımı masadan çaldı.)"

nounBir tutam.

"Add a pinch of salt to the soup. (Çorbaya bir tutam tuz ekle.)"

Fiil Halleri

V1pinch
V2pinched
V3pinched
INGpinching

Deyimler / Öbekler

pinch off
Bir şeyi parça halinde parmaklarla koparmak veya ayırmak.

"Pinch off a piece of dough and roll it into a ball. (Hamurdan bir parça kopar ve onu top haline getir.)"

B2

impossibly

adverb

"The task was impossibly difficult. (Görev yapılması imkânsız derecede zordu.)"

Çevirmek için tıkla

impossibly

adverbİmkânsız derecede

"The task was impossibly difficult. (Görev yapılması imkânsız derecede zordu.)"

adverbİnanılmaz derecede

"She looked impossibly beautiful. (O, inanılmaz derecede güzeldi.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

statue

noun

"The city has a famous statue in the square. (Şehrin meydanında ünlü bir heykel var.)"

Çevirmek için tıkla

statue

nounHeykel

"The city has a famous statue in the square. (Şehrin meydanında ünlü bir heykel var.)"

A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

A1

person

noun

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

person

nounkişi

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A2

receive

verb

"I received a gift. (Bir hediye aldım.)"

Çevirmek için tıkla

receive

verbAlmak.

"I received a gift. (Bir hediye aldım.)"

Fiil Halleri

V1receive
V2received
V3received
INGreceiving
A1

week

noun

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

Çevirmek için tıkla

week

nounYedi gün süren zaman dilimi.

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

phraseHaftada, her hafta.

"She goes swimming three times a week. (Haftada üç kez yüzmeye gider.)"

B2

curve

noun

"The road follows a gentle curve. (Yol hafif bir kavis izliyor.)"

Çevirmek için tıkla

curve

nounEğri (grafikteki değişim)

"The road follows a gentle curve. (Yol hafif bir kavis izliyor.)"

verbKavis yapmak.

"The road curves to the left. (Yol sola doğru kavis yapıyor.)"

verbBir şeyi bükmek veya yay biçimine getirmek.

"He curved the metal rod to make a hook. (Kanca yapmak için metal çubuğu bükerek yay biçimine getirdi.)"

Fiil Halleri

V1curve
V2curved
V3curved
INGcurving
B2

entirely

adverb

"I entirely agree with your point. (Söylediğine tamamen katılıyorum.)"

Çevirmek için tıkla

entirely

adverbtamamen; eksiksiz şekilde

"I entirely agree with your point. (Söylediğine tamamen katılıyorum.)"

A1

goodbye

interjection

"She waved and said goodbye. (O el salladı ve hoşça kal dedi.)"

Çevirmek için tıkla

goodbye

interjectionAyrılırken söylenen kısa veda sözü.

"She waved and said goodbye. (O el salladı ve hoşça kal dedi.)"

nounveda

"They said their goodbyes at the airport. (Havaalanında vedalaştılar.)"

B1

aware

adjective

"She is aware of the noise. (O gürültünün farkında.)"

Çevirmek için tıkla

aware

adjectiveFarkında

"She is aware of the noise. (O gürültünün farkında.)"

adjectiveBilinçli

"He is environmentally aware. (O çevre konusunda bilinçli.)"

A1

can

modal

"She can swim. (O yüzebilir.)"

Çevirmek için tıkla

can

modalYapabilmek.

"She can swim. (O yüzebilir.)"

modalİzin istemek/vermeyi belirtir.

"Can I open the window? (Pencereyi açabilir miyim?)"

nounKutu.

"I have a can of soda. (Bir kutu gazozum var.)"

B1

mad

adjective

"She was mad at him for breaking the vase. (Vazoyu kırdığı için ona çok kızgındı.)"

Çevirmek için tıkla

mad

adjectiveKızgın

"She was mad at him for breaking the vase. (Vazoyu kırdığı için ona çok kızgındı.)"

adjectiveDeli.

"He must be mad to climb that cliff. (O uçuruma tırmanmak için deli olması gerekir.)"

A2

fridge

noun

"I put the milk in the fridge. (Sütü buzdolabına koydum.)"

Çevirmek için tıkla

fridge

nounbuzdolabı

"I put the milk in the fridge. (Sütü buzdolabına koydum.)"