Kütüphaneye Dön
Once Upon a Time in America
MOVIEENZor8.4

Once Upon a Time in America

A former Prohibition-era Jewish gangster returns to the Lower East Side of Manhattan over thirty years later, where he once again must confront the ghosts and regrets of his old life.

1.223

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1223 kelime
B1

parlez-vous

Çevirmek için tıkla

parlez-vous

Henüz detaylı tanım bulunmuyor.

B2

bubeleh

Çevirmek için tıkla

bubeleh

Henüz detaylı tanım bulunmuyor.

A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
C1

squeeze

verb

"She squeezed the lemon. (O, limonu sıktı.)"

Çevirmek için tıkla

squeeze

verbsıkmak

"She squeezed the lemon. (O, limonu sıktı.)"

verbsıkıştırmak

"I squeezed my suitcase into the trunk. (Valizimi bagaja zorla sığdırdım.)"

nounSıkma; kısa sarılma.

"He gave her a squeeze. (Ona kısa bir sarılma verdi.)"

nounsıkışıklık

"There was a squeeze on the bus. (Otobüste sıkışıklık vardı.)"

Fiil Halleri

V1squeeze
V2squeezed
V3squeezed
INGsqueezing

Deyimler / Öbekler

squeeze in
Zaman veya programda kısa bir boşluk bularak bir şeyi/kişiyi eklemek.

"Can you squeeze me in at 2 p.m.? (Beni öğleden sonra saat ikiye programa alabilir misin?)"

squeeze into
Bir şeyi dar bir yere ya da zamana sığdırmak.

"I squeezed into the crowded train. (Kalabalık trene sığdım.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

C2

pisser

noun

"I'm pullin' your pisser. (Seninle dalga geçiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

pisser

nounDalga geçme.

"I'm pullin' your pisser. (Seninle dalga geçiyorum.)"

B2

chief

noun

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

Çevirmek için tıkla

chief

nounlider

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

adjectiveEn önemli; esas olan.

"The chief reason is the high cost. (En önemli neden yüksek maliyettir.)"

A2

lamp

noun

"Turn on the lamp. (Lambayı aç.)"

Çevirmek için tıkla

lamp

nounlamba

"Turn on the lamp. (Lambayı aç.)"

A1

pound

noun

"This bag weighs five pounds. (Bu çanta beş libre ağırlığında.)"

Çevirmek için tıkla

pound

nounLibre; ağırlık ölçüsü.

"This bag weighs five pounds. (Bu çanta beş libre ağırlığında.)"

nounSterlin; Birleşik Krallık para birimi.

"I paid two pounds for the coffee. (Kahve için iki sterlin ödedim.)"

verbSertçe ve tekrar tekrar vurmak.

"He pounded on the door. (Kapıya sertçe vurdu.)"

verbDövmek, ezmek.

"She pounded the garlic with a spoon. (Sarımsağı kaşıkla dövdü.)"

Fiil Halleri

V1pound
V2pounded
V3pounded
INGpounding
B2

load

verb

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

Çevirmek için tıkla

load

verbyüklemek (taşımak)

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

verbyüklemek (cihaza koymak)

"She loaded the new software onto her laptop. (Yeni yazılımı dizüstüne yükledi.)"

nounyük

"The load was too heavy for the cart. (Yük araba için çok ağırdı.)"

nouniş yükü

"He has a heavy load of work this week. (Bu hafta çok işi var.)"

Fiil Halleri

V1load
V2loaded
V3loaded
INGloading

Deyimler / Öbekler

load up
Bir şeyi tamamen veya iyice doldurmak.

"We loaded up the car for the trip. (Seyahat için arabayı eşyalarla doldurduk.)"

load into
Bir şeyi bir araca, kaba veya kutuya koymak.

"They loaded the boxes into the van. (Kutuları minibüse koydular.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

fantastic

adjective

"The movie was fantastic. (Film çok iyiydi.)"

Çevirmek için tıkla

fantastic

adjectiveÇok iyi; hayranlık uyandıran.

"The movie was fantastic. (Film çok iyiydi.)"

adjectiveGerçek olmayan, hayal ürünü.

"He told a fantastic story about dragons. (O, ejderhalar hakkında gerçek olmayan bir hikâye anlattı.)"

A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

A1

interested

adjective

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

Çevirmek için tıkla

interested

adjectiveilgi duyan

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

adjectiveçıkarı olan

"The company is an interested party in the project. (Şirket projede çıkarı olan taraftır.)"

C2

body-snatching

noun

"Body-snatching was common in the 1800s. (1800'lerde ceset hırsızlığı yaygındı.)"

Çevirmek için tıkla

body-snatching

nounMezardan ceset çalma; bilimkurguda birinin bedenini ele geçirme.

"Body-snatching was common in the 1800s. (1800'lerde ceset hırsızlığı yaygındı.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

B1

prince

noun

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

Çevirmek için tıkla

prince

nounPrens.

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

A1

policeman

noun

"The policeman helped the lost child. (Erkek polis memuru kaybolan çocuğa yardım etti.)"

Çevirmek için tıkla

policeman

nounErkek polis memuru.

"The policeman helped the lost child. (Erkek polis memuru kaybolan çocuğa yardım etti.)"

B1

submarine

noun

"The submarine stayed hidden beneath the waves during the mission. (Görev sırasında denizaltı dalgaların altında gizli kaldı.)"

Çevirmek için tıkla

submarine

nounDenizaltı (su altına dalabilen gemi)

"The submarine stayed hidden beneath the waves during the mission. (Görev sırasında denizaltı dalgaların altında gizli kaldı.)"

adjectiveSu altında bulunan; denizaltıyla ilgili.

"The crew repaired a submarine cable on the sea floor. (Mürettebat deniz tabanındaki denizaltı kablosunu tamir etti.)"

A1

relax

verb

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

Çevirmek için tıkla

relax

verbRahatlamak

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

verbGevşetmek

"The government relaxed the travel restrictions. (Hükümet seyahat kısıtlamalarını gevşetti.)"

Fiil Halleri

V1relax
V2relaxed
V3relaxed
INGrelaxing
A2

lead

noun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lead

nounkurşun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

nounÜstünlük, fark.

"They have a two-goal lead in the match. (Maçta iki gollük üstünlükleri var.)"

verbBir grubu yönetmek ya da yönlendirmek.

"She leads a team of 20 people. (20 kişilik bir ekibe liderlik ediyor.)"

verbBir yere gitmek, götürmek.

"This road leads to the city. (Bu yol şehre gidiyor.)"

nounBaşrol.

"She won the lead in a new musical. (Yeni bir müzikalde başrolü kazandı.)"

Fiil Halleri

V1lead
V2led
V3led
INGleading
A2

permission

noun

"You need your parents' permission to go on the trip. (Bir geziye gitmek için ebeveynlerinin iznine ihtiyacın var.)"

Çevirmek için tıkla

permission

nounİzin, onay

"You need your parents' permission to go on the trip. (Bir geziye gitmek için ebeveynlerinin iznine ihtiyacın var.)"

A2

schedule

noun

"Check the schedule to see when the train leaves. (Trenin ne zaman kalktığını görmek için zaman çizelgesine bak.)"

Çevirmek için tıkla

schedule

nounzaman çizelgesi

"Check the schedule to see when the train leaves. (Trenin ne zaman kalktığını görmek için zaman çizelgesine bak.)"

nounprogram

"The festival's schedule includes concerts and workshops. (Festival programı konserler ve atölyeler içeriyor.)"

verbPlanlamak.

"Schedule the meeting for Monday. (Toplantıyı Pazartesi için planla.)"

Fiil Halleri

V1schedule
V2scheduled
V3scheduled
INGscheduling
A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

gauge

noun

"Use a gauge to check the tire pressure. (Lastiğin hava basıncını kontrol etmek için bir ölçer kullanın.)"

Çevirmek için tıkla

gauge

nounölçer

"Use a gauge to check the tire pressure. (Lastiğin hava basıncını kontrol etmek için bir ölçer kullanın.)"

nounkalınlık ölçüsü

"A 30-gauge needle should be used for this injection. (Bu enjeksiyon için 30 numara bir iğne kullanılmalıdır.)"

verbölçmek

"We need to gauge public reaction before we decide. (Karar vermeden önce halkın tepkisini ölçmemiz gerekiyor.)"

Fiil Halleri

V1gauge
V2gauged
V3gauged
INGgauging
A2

recognize

verb

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

Çevirmek için tıkla

recognize

verbTanımak.

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

verbresmen tanımak

"The country was recognized by the United Nations. (Ülke Birleşmiş Milletler tarafından tanındı.)"

verbTakdir etmek, onurlandırmak.

"She was recognized for her work. (Çalışmaları takdir edildi.)"

Fiil Halleri

V1recognize
V2recognized
V3recognized
INGrecognizing
A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

onboard

verb

"The company will onboard all new hires this month. (Şirket bu ay tüm yeni işe alınanlara gerekli bilgileri verip onları eğitecek.)"

Çevirmek için tıkla

onboard

verbişe alıştırmak

"The company will onboard all new hires this month. (Şirket bu ay tüm yeni işe alınanlara gerekli bilgileri verip onları eğitecek.)"

adjectiveAraçta bulunan.

"The crew is onboard and ready to depart. (Mürettebat uçakta ve kalkışa hazır.)"

adjectiveDahili.

"The phone has onboard storage for photos. (Telefonun fotoğraflar için dahili depolama alanı var.)"

Fiil Halleri

V1onboard
V2onboarded
V3onboarded
INGonboarding
A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

B2

tag

noun

"Look at the price tag. (Fiyat etiketine bak.)"

Çevirmek için tıkla

tag

nounEtiket

"Look at the price tag. (Fiyat etiketine bak.)"

nounEbe (oyun)

"They played tag at the park. (Parkta ebe oynadılar.)"

verbEtiketlemek

"She tagged the photo with her friend's name. (Fotoğrafa arkadaşının adını etiketledi.)"

verbOyunda birine dokunup onu 'ebe' yapmak.

"He tagged me, so I became 'it'. (Bana dokundu, bu yüzden ebe oldum.)"

Fiil Halleri

V1tag
V2tagged
V3tagged
INGtagging

Deyimler / Öbekler

tag along
Birine izinsiz veya davetli olarak eşlik etmek; birlikte gitmek.

"Can I tag along to the concert? (Konserinize ben de gelebilir miyim?)"

B1

pinch

verb

"He pinched my arm to get my attention. (O, dikkatimi çekmek için kolumu çimdikledi.)"

Çevirmek için tıkla

pinch

verbÇimdiklemek.

"He pinched my arm to get my attention. (O, dikkatimi çekmek için kolumu çimdikledi.)"

verbÇalmak.

"Someone pinched my wallet from the table. (Birisi cüzdanımı masadan çaldı.)"

nounBir tutam.

"Add a pinch of salt to the soup. (Çorbaya bir tutam tuz ekle.)"

Fiil Halleri

V1pinch
V2pinched
V3pinched
INGpinching

Deyimler / Öbekler

pinch off
Bir şeyi parça halinde parmaklarla koparmak veya ayırmak.

"Pinch off a piece of dough and roll it into a ball. (Hamurdan bir parça kopar ve onu top haline getir.)"

A2

favor

noun

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

favor

nounİyilik, yardım

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

nounDestek, onay

"The new plan has the favor of many people. (Yeni plan birçok kişinin desteğini alıyor.)"

verbTercih etmek

"She favors tea over coffee. (Kahveyi değil, çayı tercih ediyor.)"

verbDesteklemek

"The voters favor the new law. (Seçmenler yeni yasayı destekliyor.)"

Fiil Halleri

V1favor
V2favored
V3favored
INGfavoring
C1

ward

noun

"The children's ward is on the second floor. (Çocuk servisi ikinci kattadır.)"

Çevirmek için tıkla

ward

nounServis.

"The children's ward is on the second floor. (Çocuk servisi ikinci kattadır.)"

nounseçim bölgesi

"She represents the northern ward on the city council. (O, şehir meclisinde kuzey bölgesini temsil ediyor.)"

verbUzaklaştırmak.

"She warded off the dog with a stick. (Sopayla köpeği uzaklaştırdı.)"

Fiil Halleri

V1ward
V2warded
V3warded
INGwarding

Deyimler / Öbekler

ward off
Bir tehlike veya zarar verici şeyi uzak tutmak veya engellemek.

"He managed to ward off the attacker. (Saldırganı uzaklaştırmayı başardı.)"

A1

usually

adverb

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

Çevirmek için tıkla

usually

adverbgenellikle

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

adverbnormalde

"Usually, it rains in spring. (Normalde ilkbaharda yağmur yağar.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

C1

appreciation

noun

"She showed her appreciation for their help. (Yardımları için minnettarlığını gösterdi.)"

Çevirmek için tıkla

appreciation

nountakdir, minnettarlık

"She showed her appreciation for their help. (Yardımları için minnettarlığını gösterdi.)"

nounDeğer kazanma.

"The appreciation of the currency made imports cheaper. (Paranın değer kazanması ithalatı daha ucuz hale getirdi.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
B1

practically

adverb

"She is practically the owner of the company. (O, neredeyse şirketin sahibi.)"

Çevirmek için tıkla

practically

adverbNeredeyse.

"She is practically the owner of the company. (O, neredeyse şirketin sahibi.)"

adverbUygulamada.

"Practically, the plan didn't work in a busy restaurant. (Uygulamada plan yoğun bir restoranda işe yaramadı.)"

A1

routine

noun

"My morning routine includes brushing my teeth and getting dressed. (Sabah rutinim dişlerimi fırçalamayı ve giyinmeyi içerir.)"

Çevirmek için tıkla

routine

nounrutin

"My morning routine includes brushing my teeth and getting dressed. (Sabah rutinim dişlerimi fırçalamayı ve giyinmeyi içerir.)"

adjectiveRutin.

"It was just a routine check-up at the doctor's. (Bu sadece doktorda yapılan rutin bir kontroldü.)"

B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"