Kütüphaneye Dön
Princess Mononoke
MOVIEENZor8.3

Princess Mononoke

Ashitaka, a prince of the disappearing Emishi people, is cursed by a demonized boar god and must journey to the west to find a cure. Along the way, he encounters San, a young human woman fighting to protect the forest, and Lady Eboshi, who is trying to destroy it. Ashitaka must find a way to bring balance to this conflict.

838

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

838 kelime
A1

thank

verb

"I want to thank you for your help. (Yardımın için teşekkür etmek istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

thank

verbteşekkür etmek

"I want to thank you for your help. (Yardımın için teşekkür etmek istiyorum.)"

verb(thank goodness) Çok şükür, neyse ki.

"Thank goodness the children are safe. (Çok şükür çocuklar güvende.)"

Fiil Halleri

V1thank
V2thanked
V3thanked
INGthanking
C1

oracle

noun

"The ancient Greeks consulted the oracle at Delphi. (Antik Yunanlılar Delphi'deki kahine danışırlardı.)"

Çevirmek için tıkla

oracle

nounkahin

"The ancient Greeks consulted the oracle at Delphi. (Antik Yunanlılar Delphi'deki kahine danışırlardı.)"

noungüvenilir danışman

"Justin was our oracle. (Justin bizim güvenilir danışmanımızdı.)"

A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

B1

range

noun

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

Çevirmek için tıkla

range

nounmenzil

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

nounçeşitlilik

"The store offers a wide range of products. (Mağaza geniş bir ürün yelpazesi sunuyor.)"

Fiil Halleri

V1range
V2ranged
V3ranged
INGranging

Deyimler / Öbekler

range from
Belirli sınırlar arasında değişmek veya çeşitlilik göstermek (genellikle 'to' ile kullanılır).

"Prices range from $10 to $50. (Fiyatlar 10 ile 50 dolar arasında değişiyor.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

weak

adjective

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

weak

adjectivegüçsüz

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

adjectivezayıf

"His excuse was weak. (Onun bahanesi zayıftı.)"

adjectiveİradesiz, iradesi zayıf.

"I couldn't say no to the cake; I'm weak. (Pastaya hayır diyemedim; iradem zayıf.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

B2

kimono

noun

"It's... It's a kimono. (Bu... Bu, Japonya'ya özgü bele bağlanan geniş kollu geleneksel bir giysidir.)"

Çevirmek için tıkla

kimono

nounJapon geleneksel giysisi

"It's... It's a kimono. (Bu... Bu, Japonya'ya özgü bele bağlanan geniş kollu geleneksel bir giysidir.)"

nounkimono tarzı bornoz

"He put on a kimono after his shower. (Duştan sonra evde giyilen Japon tarzı gevşek bir bornoz giydi.)"

B2

chief

noun

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

Çevirmek için tıkla

chief

nounlider

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

adjectiveEn önemli; esas olan.

"The chief reason is the high cost. (En önemli neden yüksek maliyettir.)"

B1

bury

verb

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

Çevirmek için tıkla

bury

verbGömmek.

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

verbToprağa gömmek.

"She buried the box in the backyard. (Kutuyu arka bahçeye gömdü.)"

Fiil Halleri

V1bury
V2buried
V3buried
INGburying

Deyimler / Öbekler

bury oneself in
Bir işe veya etkinliğe tamamen dalmak; başka şeyleri unutarak yoğunlaşmak.

"After the exam she buried herself in studying. (Sınavdan sonra tamamen ders çalışmaya daldı.)"

bury the hatchet
Eski bir kavga veya anlaşmazlığı bitirip barışmak.

"They decided to bury the hatchet and be friends again. (Eski düşmanlıklarını bitirip tekrar arkadaş olmaya karar verdiler.)"

B1

bite

verb

"The dog bit my hand. (Köpek elimi ısırdı.)"

Çevirmek için tıkla

bite

verbIsırmak

"The dog bit my hand. (Köpek elimi ısırdı.)"

nounIsırık

"He took a bite of the sandwich. (O, sandviçten bir ısırık aldı.)"

Fiil Halleri

V1bite
V2bit
V3bitten
INGbiting

Deyimler / Öbekler

bite off
1) Dişle koparmak. 2) Mecazi: gücünün üstünde bir işe girişmek.

"He bit off more than he could chew. (O, yapabileceğinden fazlasını üstlendi.)"

bite back
Sözle karşılık vermek veya bir şeyi söylemekten kendini tutmak.

"She wanted to say something rude but bit back. (O, kaba bir şey söylemek istedi ama kendini tuttu.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A2

human

noun

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

Çevirmek için tıkla

human

nounİnsan, insanlık

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

adjectiveİnsani, insancıl

"It's human to make mistakes. (Hata yapmak insana özgüdür.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

B1

prince

noun

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

Çevirmek için tıkla

prince

nounPrens.

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

A2

lead

noun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lead

nounkurşun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

nounÜstünlük, fark.

"They have a two-goal lead in the match. (Maçta iki gollük üstünlükleri var.)"

verbBir grubu yönetmek ya da yönlendirmek.

"She leads a team of 20 people. (20 kişilik bir ekibe liderlik ediyor.)"

verbBir yere gitmek, götürmek.

"This road leads to the city. (Bu yol şehre gidiyor.)"

nounBaşrol.

"She won the lead in a new musical. (Yeni bir müzikalde başrolü kazandı.)"

Fiil Halleri

V1lead
V2led
V3led
INGleading
B1

priest

noun

"The priest spoke to the people after the service. (Rahip, ayinden sonra insanlarla konuştu.)"

Çevirmek için tıkla

priest

nounRahip, papaz.

"The priest spoke to the people after the service. (Rahip, ayinden sonra insanlarla konuştu.)"

B2

agony

noun

"All you deserve is pure and utter agony. (Hak ettiğin tek şey tam anlamıyla dayanılmaz acı/ızdırap.)"

Çevirmek için tıkla

agony

nounDayanılmaz acı

"All you deserve is pure and utter agony. (Hak ettiğin tek şey tam anlamıyla dayanılmaz acı/ızdırap.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

passage

noun

"She read a short passage from the book. (Kitaptan kısa bir bölüm okudu.)"

Çevirmek için tıkla

passage

nounBölüm.

"She read a short passage from the book. (Kitaptan kısa bir bölüm okudu.)"

nounGeçit.

"There is a narrow passage between the buildings. (Binaların arasında dar bir geçit var.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

favor

noun

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

favor

nounİyilik, yardım

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

nounDestek, onay

"The new plan has the favor of many people. (Yeni plan birçok kişinin desteğini alıyor.)"

verbTercih etmek

"She favors tea over coffee. (Kahveyi değil, çayı tercih ediyor.)"

verbDesteklemek

"The voters favor the new law. (Seçmenler yeni yasayı destekliyor.)"

Fiil Halleri

V1favor
V2favored
V3favored
INGfavoring
B2

pitch

noun

"The singer's pitch was perfect. (Şarkıcının ses perdesi mükemmeldi.)"

Çevirmek için tıkla

pitch

nounperde

"The singer's pitch was perfect. (Şarkıcının ses perdesi mükemmeldi.)"

nounSaha.

"The players walked onto the pitch. (Oyuncular sahaya çıktı.)"

nounsatış konuşması

"He gave a sales pitch to the investors. (Yatırımcılara satış sunumu yaptı.)"

verbFırlatmak.

"She pitched the ball to her teammate. (Topu takım arkadaşına fırlattı.)"

verbÇadır kurmak.

"We pitched our tent by the lake. (Gölün yanına çadırımızı kurduk.)"

verbSunmak.

"He pitched a new idea to the committee. (Komiteye yeni bir fikir sundu.)"

Fiil Halleri

V1pitch
V2pitched
V3pitched
INGpitching

Deyimler / Öbekler

pitch in
Bir işe yardım etmek veya katkıda bulunmak.

"Everyone pitched in to clean the house. (Herkes evi temizlemeye yardım etti.)"

A2

fear

noun

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

fear

nounKorku

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

verbKorkmak.

"Children often fear the dark. (Çocuklar çoğunlukla karanlıktan korkar.)"

verbEndişe duymak.

"I fear we are too late. (Korkarım çok geç kaldık.)"

Fiil Halleri

V1fear
V2feared
V3feared
INGfearing

Deyimler / Öbekler

fear for
Birinin ya da bir şeyin güvenliği veya durumu için endişe duymak.

"They feared for the hostages' safety. (Onlar rehinedeki kişilerin güvenliği için endişe ettiler.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

ugly

adjective

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

Çevirmek için tıkla

ugly

adjectiveGörünüşü hoş olmayan; çirkin.

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

adjectiveKötü

"The argument got ugly. (Tartışma kötüleşti ve daha sert hale geldi.)"

A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
A1

person

noun

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

person

nounkişi

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

A2

safe

adjective

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

Çevirmek için tıkla

safe

adjectiveGüvenli.

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

nounKasa

"She put the money in the safe. (O parayı kasaya koydu.)"

B2

blunt

noun

"He rolled it into one Dominican blunt. (Onu Dominik yapımı bir kenevir sigarasına sardı.)"

Çevirmek için tıkla

blunt

nounKenevir sigarası.

"He rolled it into one Dominican blunt. (Onu Dominik yapımı bir kenevir sigarasına sardı.)"

adjectiveUcu keskin olmayan; kolay kesmeyen.

"The knife is blunt. (Bıçak ucu keskin değil.)"

adjectiveAçık sözlü.

"She was blunt about his mistakes. (Hataları konusunda ona açık sözlüydü.)"

verbköreltmek

"The fall blunted the knife's edge. (Düşme bıçağın ağzını köreltmişti.)"

Fiil Halleri

V1blunt
V2blunted
V3blunted
INGblunting
C1

flee

verb

"Civilians fled the city as the fighting approached. (Siviller çatışma yaklaşınca şehirden kaçtılar.)"

Çevirmek için tıkla

flee

verbKaçmak.

"Civilians fled the city as the fighting approached. (Siviller çatışma yaklaşınca şehirden kaçtılar.)"

Fiil Halleri

V1flee
V2fled
V3fled
INGfleeing

Deyimler / Öbekler

flee from
bir yerden, kişiden veya durumdan kaçmak

"They fled from the burning building. (Onlar yanan binadan kaçtılar.)"

flee to
daha güvenli bir yere veya başka bir ülkeye kaçmak

"Many refugees fled to neighboring countries. (Birçok mülteci komşu ülkelere sığındı.)"

A1

can

modal

"She can swim. (O yüzebilir.)"

Çevirmek için tıkla

can

modalYapabilmek.

"She can swim. (O yüzebilir.)"

modalİzin istemek/vermeyi belirtir.

"Can I open the window? (Pencereyi açabilir miyim?)"

nounKutu.

"I have a can of soda. (Bir kutu gazozum var.)"

A2

skin

noun

"Her skin is very soft. (Onun derisi çok yumuşak.)"

Çevirmek için tıkla

skin

nounVücudun dış kısmını örten ince tabaka.

"Her skin is very soft. (Onun derisi çok yumuşak.)"

nounHayvanın dışındaki deri veya kürk.

"He found a snake's skin on the path. (Yolun üstünde yılanın derisini buldu.)"

verbderisini soymak

"They skinned the rabbit. (Tavşanın derisini soydular.)"

verbsıyırmak

"He skinned his knee when he fell. (Düştüğünde dizini sıyırdı.)"

Fiil Halleri

V1skin
V2skinned
V3skinned
INGskinning
B2

guardian

noun

"After their parents died, the uncle became the children's guardian. (Ebeveynleri öldükten sonra amca çocukların yasal vasisi oldu.)"

Çevirmek için tıkla

guardian

nounVasi

"After their parents died, the uncle became the children's guardian. (Ebeveynleri öldükten sonra amca çocukların yasal vasisi oldu.)"

nounkoruyucu.

"Do you believe in guardian angels? (Koruyucu meleklerin varlığına inanıyor musun?)"

B1

mad

adjective

"She was mad at him for breaking the vase. (Vazoyu kırdığı için ona çok kızgındı.)"

Çevirmek için tıkla

mad

adjectiveKızgın

"She was mad at him for breaking the vase. (Vazoyu kırdığı için ona çok kızgındı.)"

adjectiveDeli.

"He must be mad to climb that cliff. (O uçuruma tırmanmak için deli olması gerekir.)"

B1

till

preposition

"I will be at the office till 6 PM. (Akşam 6'ya kadar ofiste olacağım.)"

Çevirmek için tıkla

till

preposition-e kadar

"I will be at the office till 6 PM. (Akşam 6'ya kadar ofiste olacağım.)"

conjunction-inceye kadar

"Let's wait till the bus comes. (Otobüs gelinceye kadar bekleyelim.)"

verbToprağı sürmek.

"Farmers till the soil before planting seeds. (Çiftçiler tohum ekmeden önce toprağı sürer.)"

nounkasa

"The robber emptied the till. (Soyguncu kasayı boşalttı.)"

Fiil Halleri

V1till
V2tilled
V3tilled
INGtilling
A1

village

noun

"They live in a small village. (Onlar küçük bir köyde yaşıyorlar.)"

Çevirmek için tıkla

village

nounKöy

"They live in a small village. (Onlar küçük bir köyde yaşıyorlar.)"

A1

man

noun

"A man walked into the room. (Bir adam odaya girdi.)"

Çevirmek için tıkla

man

nounYetişkin erkek insan.

"A man walked into the room. (Bir adam odaya girdi.)"

nounGenel olarak insan, insanoğlu.

"Man has explored the moon. (İnsanoğlu Ay'ı keşfetti.)"

verbGörev yapmak, işletmek.

"Volunteers will man the information desk. (Gönüllüler bilgi masasında görev alacak.)"

interjectionŞaşkınlık, öfke veya vurgu belirtir.

"Man, that was a difficult test! (Yahu, bu zor bir sınavdı!)"

Fiil Halleri

V1man
V2manned
V3manned
INGmanning

Deyimler / Öbekler

man up
Cesaretini toplamak; daha cesur davranmak.

"He needs to man up and tell the truth. (Cesaretini toplayıp gerçeği söylemeli.)"

A1

stand

noun

"I bought it at the market stand. (Onu pazardaki tezgâhtan aldım.)"

Çevirmek için tıkla

stand

nounTezgâh

"I bought it at the market stand. (Onu pazardaki tezgâhtan aldım.)"

nounTutum

"She took a stand on the issue. (O, konu hakkında net bir tutum aldı.)"

verbAyakta durmak.

"Stand up when she enters. (O girdiğinde ayağa kalk.)"

verbKatlanmak, tahammül etmek.

"I can't stand the noise. (Görültüye dayanamıyorum.)"

Fiil Halleri

V1stand
V2stood
V3stood
INGstanding

Deyimler / Öbekler

stand out
Öne çıkmak, dikkat çekmek.

"Her red coat made her stand out. (Kırmızı paltosu onu öne çıkardı.)"

stand up for
Savunmak, korumak.

"Stand up for your rights. (Haklarını savun.)"

A1

late

adjective

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

Çevirmek için tıkla

late

adjectiveGeç.

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

adjectiveMerhum.

"The late singer was very popular. (Ölen şarkıcı çok popülerdi.)"

adverbBeklenen zamandan sonra; geç biçimde.

"He arrived late. (O geç geldi.)"

B2

surround

verb

"The trees surround the lake. (Ağaçlar gölün etrafını çevirmiş.)"

Çevirmek için tıkla

surround

verbKuşatmak.

"The trees surround the lake. (Ağaçlar gölün etrafını çevirmiş.)"

Fiil Halleri

V1surround
V2surrounded
V3surrounded
INGsurrounding
A1

may

verb

"It may rain today. (Bugün yağmur yağabilir.)"

Çevirmek için tıkla

may

verb-ebilir, -abilir; olasılık bildirir

"It may rain today. (Bugün yağmur yağabilir.)"

verbizin istemek veya vermek

"May I come in? (İçeri girebilir miyim?)"

nounMayıs

"My birthday is in May. (Doğum günüm mayıs ayında.)"

Fiil Halleri

V1may
V2might
V3may (past participle yok)
INGmay (-ing biçimi yok)
A2

forward

adverb

"Please step forward when your name is called. (Adınız okunduğunda öne çıkın.)"

Çevirmek için tıkla

forward

adverbÖne doğru.

"Please step forward when your name is called. (Adınız okunduğunda öne çıkın.)"

adjectiveİlerideki; ön.

"The forward section of the plane has more legroom. (Uçağın ön bölümünde daha fazla boşluk var.)"

verbİletmek, yönlendirmek.

"Could you forward that email to me? (O e-postayı bana yönlendirebilir misin?)"

B2

fault

noun

"It's my fault that we missed the bus. (Otobüsü kaçırmam benim hatam.)"

Çevirmek için tıkla

fault

nounHata

"It's my fault that we missed the bus. (Otobüsü kaçırmam benim hatam.)"

nounArıza

"The phone has a fault and won't turn on. (Telefonun bir arızası var ve açılmıyor.)"

verbSuçlamak

"They faulted the team for losing the match. (Maçı kaybetmeleri nedeniyle takıma kusur buldular.)"

Fiil Halleri

V1fault
V2faulted
V3faulted
INGfaulting

Deyimler / Öbekler

find fault with
Bir kişi veya şeyin kusurlarını söylemek; sürekli eleştirmek.

"She always finds fault with my cooking. (O, her zaman yemeklerimde kusur bulur.)"

A1

last

adjective

"This is the last bus. (Bu son otobüs.)"

Çevirmek için tıkla

last

adjectiveSon.

"This is the last bus. (Bu son otobüs.)"

adjectiveZamanda hemen önceki; geçen.

"I saw her last week. (Onu geçen hafta gördüm.)"

adverbEn son.

"She arrived last. (O en son geldi.)"

verbsürmek

"The film lasted two hours. (Film iki saat sürdü.)"

Fiil Halleri

V1last
V2lasted
V3lasted
INGlasting