Kütüphaneye Dön
Coco
MOVIEENOrta8.2

Coco

Despite his family’s baffling generations-old ban on music, Miguel dreams of becoming an accomplished musician like his idol, Ernesto de la Cruz. Desperate to prove his talent, Miguel finds himself in the stunning and colorful Land of the Dead following a mysterious chain of events. Along the way, he meets charming trickster Hector, and together, they set off on an extraordinary journey to unlock the real story behind Miguel's family history.

891

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

891 kelime
B2

mija

Çevirmek için tıkla

mija

Henüz detaylı tanım bulunmuyor.

A1

oír

verb

"I can hear music from the next room. (Yan odadan müzik duyabiliyorum.)"

Çevirmek için tıkla

oír

verbKulakla sesleri algılamak.

"I can hear music from the next room. (Yan odadan müzik duyabiliyorum.)"

Fiil Halleri

V1oír
V2oí
V3oído
INGoyendo
A2

great-great-grandfather

noun

"My great-great-grandfather. (Benim büyükbabamın büyükbabası.)"

Çevirmek için tıkla

great-great-grandfather

nounBir kişinin büyükbabasının büyükbabası.

"My great-great-grandfather. (Benim büyükbabamın büyükbabası.)"

A1

permiso

Çevirmek için tıkla

permiso

Henüz detaylı tanım bulunmuyor.

A2

arriba

Çevirmek için tıkla

arriba

Henüz detaylı tanım bulunmuyor.

A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

A2

toward

preposition

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

Çevirmek için tıkla

toward

prepositionDoğru.

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

prepositionKarşı.

"He was very kind toward the children. (O, çocuklara karşı çok nazikti.)"

B1

cactus

noun

"It's a cactus. (Bu bir kaktüs.)"

Çevirmek için tıkla

cactus

nounKaktüs

"It's a cactus. (Bu bir kaktüs.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

C1

worthy

adjective

"He is worthy of praise for his hard work. (Çok çalıştığı için övgüyü hak ediyor.)"

Çevirmek için tıkla

worthy

adjectiveLayık.

"He is worthy of praise for his hard work. (Çok çalıştığı için övgüyü hak ediyor.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

C1

sinkhole

noun

"A large sinkhole opened in the parking lot after the storm. (Fırtınadan sonra otoparkta yer çökmesi sonucu geniş bir çukur oluştu.)"

Çevirmek için tıkla

sinkhole

nounobruk

"A large sinkhole opened in the parking lot after the storm. (Fırtınadan sonra otoparkta yer çökmesi sonucu geniş bir çukur oluştu.)"

nounkaynak yiyen durum

"The abandoned program became a sinkhole for the city's budget. (Terkedilmiş program şehir bütçesinin kaynaklarını hızla tüketen bir duruma dönüştü.)"

A2

permission

noun

"You need your parents' permission to go on the trip. (Bir geziye gitmek için ebeveynlerinin iznine ihtiyacın var.)"

Çevirmek için tıkla

permission

nounİzin, onay

"You need your parents' permission to go on the trip. (Bir geziye gitmek için ebeveynlerinin iznine ihtiyacın var.)"

C1

liberty

noun

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

Çevirmek için tıkla

liberty

nounÖzgürlük.

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

nounRahat davranma (izinsiz).

"I took the liberty of adjusting the schedule. (Programı izin almadan değiştirdim.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

apology

noun

"She made a sincere apology to her friend. (Arkadaşından içten bir şekilde özür diledi.)"

Çevirmek için tıkla

apology

nounözür

"She made a sincere apology to her friend. (Arkadaşından içten bir şekilde özür diledi.)"

B1

fist

noun

"He clenched his fist when he heard the news. (Haberi duyunca yumruğunu sıktı.)"

Çevirmek için tıkla

fist

nounYumruk.

"He clenched his fist when he heard the news. (Haberi duyunca yumruğunu sıktı.)"

A2

argument

noun

"They had an argument about the rules. (Onlar kurallar hakkında tartıştılar.)"

Çevirmek için tıkla

argument

nountartışma

"They had an argument about the rules. (Onlar kurallar hakkında tartıştılar.)"

noungerekçe

"She gave a good argument for saving money. (O para biriktirmek için iyi bir neden sundu.)"

A1

lunch

noun

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

Çevirmek için tıkla

lunch

nounÖğle yemeği.

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

verbÖğle yemeği yemek.

"We lunched at a small cafe. (Küçük bir kafede öğle yemeği yedik.)"

Fiil Halleri

V1lunch
V2lunched
V3lunched
INGlunching
B2

dozen

noun

"I bought a dozen eggs. (Ben on iki yumurta aldım.)"

Çevirmek için tıkla

dozen

nounOn iki tane olan grup veya miktar.

"I bought a dozen eggs. (Ben on iki yumurta aldım.)"

nounÇok sayıda.

"Dozens of people came to the concert. (Konser için birçok insan geldi.)"

A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

B1

reality

noun

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

Çevirmek için tıkla

reality

noungerçek

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

plain

adjective

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

Çevirmek için tıkla

plain

adjectiveSüsü olmayan, basit ve gösterişsiz.

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

adjectiveAçık.

"It was plain that he was tired. (Yorgun olduğu çok açıktı.)"

nounDüzlük.

"They walked across the plain. (Onlar düzlük boyunca yürüdü.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

A2

favor

noun

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

favor

nounİyilik, yardım

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

nounDestek, onay

"The new plan has the favor of many people. (Yeni plan birçok kişinin desteğini alıyor.)"

verbTercih etmek

"She favors tea over coffee. (Kahveyi değil, çayı tercih ediyor.)"

verbDesteklemek

"The voters favor the new law. (Seçmenler yeni yasayı destekliyor.)"

Fiil Halleri

V1favor
V2favored
V3favored
INGfavoring
C1

tamale

noun

"They served tamales at the family party. (Aile partisinde mısır hamurundan yapılmış, içine genellikle et veya sebze konulup yaprağa sarılarak buharda pişirilen yemekler servis edildi.)"

Çevirmek için tıkla

tamale

nounMısır hamuru sarması.

"They served tamales at the family party. (Aile partisinde mısır hamurundan yapılmış, içine genellikle et veya sebze konulup yaprağa sarılarak buharda pişirilen yemekler servis edildi.)"

A2

accident

noun

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

Çevirmek için tıkla

accident

nounkaza

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

ugly

adjective

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

Çevirmek için tıkla

ugly

adjectiveGörünüşü hoş olmayan; çirkin.

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

adjectiveKötü

"The argument got ugly. (Tartışma kötüleşti ve daha sert hale geldi.)"

A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

B2

re-entry

noun

"She felt nervous on re-entry into the house. (Eve yeniden girince gergin hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

re-entry

nounYeniden giriş

"She felt nervous on re-entry into the house. (Eve yeniden girince gergin hissetti.)"

A1

person

noun

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

person

nounkişi

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A1

dog

noun

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

Çevirmek için tıkla

dog

nounEvcil köpek; (hakaret) kaba kişi

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

verbTakip etmek.

"Reporters dogged the actor after the scandal. (Skandalın ardından muhabirler aktörün peşinden ayrılmadı.)"

Fiil Halleri

V1dog
V2dogged
V3dogged
INGdogging
C1

flee

verb

"Civilians fled the city as the fighting approached. (Siviller çatışma yaklaşınca şehirden kaçtılar.)"

Çevirmek için tıkla

flee

verbKaçmak.

"Civilians fled the city as the fighting approached. (Siviller çatışma yaklaşınca şehirden kaçtılar.)"

Fiil Halleri

V1flee
V2fled
V3fled
INGfleeing

Deyimler / Öbekler

flee from
bir yerden, kişiden veya durumdan kaçmak

"They fled from the burning building. (Onlar yanan binadan kaçtılar.)"

flee to
daha güvenli bir yere veya başka bir ülkeye kaçmak

"Many refugees fled to neighboring countries. (Birçok mülteci komşu ülkelere sığındı.)"

B2

entirely

adverb

"I entirely agree with your point. (Söylediğine tamamen katılıyorum.)"

Çevirmek için tıkla

entirely

adverbtamamen; eksiksiz şekilde

"I entirely agree with your point. (Söylediğine tamamen katılıyorum.)"

A1

goodbye

interjection

"She waved and said goodbye. (O el salladı ve hoşça kal dedi.)"

Çevirmek için tıkla

goodbye

interjectionAyrılırken söylenen kısa veda sözü.

"She waved and said goodbye. (O el salladı ve hoşça kal dedi.)"

nounveda

"They said their goodbyes at the airport. (Havaalanında vedalaştılar.)"

A1

can

modal

"She can swim. (O yüzebilir.)"

Çevirmek için tıkla

can

modalYapabilmek.

"She can swim. (O yüzebilir.)"

modalİzin istemek/vermeyi belirtir.

"Can I open the window? (Pencereyi açabilir miyim?)"

nounKutu.

"I have a can of soda. (Bir kutu gazozum var.)"

C1

skip

verb

"She decided to skip the meeting. (Toplantıya katılmamaya karar verdi.)"

Çevirmek için tıkla

skip

verbAtlamak (yapmamak); sıçramak

"She decided to skip the meeting. (Toplantıya katılmamaya karar verdi.)"

nounBüyük çöp konteyneri.

"They hired a skip to clear the house. (Evi temizlemek için büyük bir çöp konteyneri kiraladılar.)"

Fiil Halleri

V1skip
V2skipped
V3skipped
INGskipping

Deyimler / Öbekler

skip out on
Bir yükümlülükten ya da ödemeden kaçmak; birini ya da bir şeyi yalnız bırakmak.

"He skipped out on the bill. (Hesabı ödemekten kaçtı.)"

skip over
Bir bölümü veya kısmı atlamak; göz ardı etmek.

"Skip over this paragraph; it's not important. (Bu paragrafı atla; önemli değil.)"

A1

hair

noun

"She has long hair. (Onun saçları uzun.)"

Çevirmek için tıkla

hair

nounSaç

"She has long hair. (Onun saçları uzun.)"

A2

mention

noun

"He got a mention in the article. (Makalede ondan kısaca söz edildi.)"

Çevirmek için tıkla

mention

nounSöz etme; anma

"He got a mention in the article. (Makalede ondan kısaca söz edildi.)"

verbKısaca söylemek, bahsetmek.

"He mentioned the problem briefly. (Sorunu kısaca belirtti.)"

Fiil Halleri

V1mention
V2mentioned
V3mentioned
INGmentioning
B1

mad

adjective

"She was mad at him for breaking the vase. (Vazoyu kırdığı için ona çok kızgındı.)"

Çevirmek için tıkla

mad

adjectiveKızgın

"She was mad at him for breaking the vase. (Vazoyu kırdığı için ona çok kızgındı.)"

adjectiveDeli.

"He must be mad to climb that cliff. (O uçuruma tırmanmak için deli olması gerekir.)"

B1

friendship

noun

"Their friendship started at school. (Onların arkadaşlıkları okulda başladı.)"

Çevirmek için tıkla

friendship

nounarkadaşlık

"Their friendship started at school. (Onların arkadaşlıkları okulda başladı.)"