Kütüphaneye Dön
Joker
MOVIEENOrta8.1

Joker

During the 1980s, a failed stand-up comedian is driven insane and turns to a life of crime and chaos in Gotham City while becoming an infamous psychopathic crime figure.

969

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

969 kelime
A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

weak

adjective

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

weak

adjectivegüçsüz

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

adjectivezayıf

"His excuse was weak. (Onun bahanesi zayıftı.)"

adjectiveİradesiz, iradesi zayıf.

"I couldn't say no to the cake; I'm weak. (Pastaya hayır diyemedim; iradem zayıf.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

C1

leak

noun

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

Çevirmek için tıkla

leak

nounsızıntı (sıvı/gaz)

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

nounbilgi sızması

"The leak revealed the company's plans. (Sızdırılan bilgi şirketin planlarını ortaya çıkardı.)"

verbsızmak

"The roof leaks when it rains. (Yağmur yağınca çatıdan su sızıyor.)"

verbsızdırmak

"Someone leaked the documents to the press. (Biri belgeleri basına sızdırdı.)"

Fiil Halleri

V1leak
V2leaked
V3leaked
INGleaking

Deyimler / Öbekler

leak out
Gizli bilgi veya haberin ortaya çıkması veya sızdırılması.

"Details leaked out before the meeting. (Toplantıdan önce ayrıntılar ortaya çıktı.)"

A1

flat

noun

"She lives in a flat. (O apartman dairesinde yaşıyor.)"

Çevirmek için tıkla

flat

nounDaire.

"She lives in a flat. (O apartman dairesinde yaşıyor.)"

adjectiveYüzeyi düzgün ve eğrisi olmayan; düz.

"The table is flat. (Masa düz.)"

adjectiveGazı kaçmış.

"The soda is flat. (Gazozun gazı kaçmış.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
B1

ignore

verb

"She ignored the phone and kept reading. (O, telefona bakmadı ve okumaya devam etti.)"

Çevirmek için tıkla

ignore

verbGörmezden gelmek

"She ignored the phone and kept reading. (O, telefona bakmadı ve okumaya devam etti.)"

Fiil Halleri

V1ignore
V2ignored
V3ignored
INGignoring
A2

regular

adjective

"This is a regular meeting. (Bu normal bir toplantıdır.)"

Çevirmek için tıkla

regular

adjectivenormal

"This is a regular meeting. (Bu normal bir toplantıdır.)"

adjectivebelirli aralıklarla olan

"The buses come at regular times. (Otobüsler belirli zamanlarda gelir.)"

nounsürekli gelen müşteri

"He is a regular at that café. (O, o kafeye sık sık giden bir müşteridir.)"

A1

interested

adjective

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

Çevirmek için tıkla

interested

adjectiveilgi duyan

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

adjectiveçıkarı olan

"The company is an interested party in the project. (Şirket projede çıkarı olan taraftır.)"

B2

observation

noun

"The scientist recorded every observation during the experiment. (Bilim insanı deneyi sırasında yaptığı her gözlemi kaydetti.)"

Çevirmek için tıkla

observation

noungözlem

"The scientist recorded every observation during the experiment. (Bilim insanı deneyi sırasında yaptığı her gözlemi kaydetti.)"

nounTespit, yorum.

"He made an interesting observation about the painting. (Tablo hakkında ilginç bir tespit yaptı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A1

policeman

noun

"The policeman helped the lost child. (Erkek polis memuru kaybolan çocuğa yardım etti.)"

Çevirmek için tıkla

policeman

nounErkek polis memuru.

"The policeman helped the lost child. (Erkek polis memuru kaybolan çocuğa yardım etti.)"

A2

lead

noun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lead

nounkurşun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

nounÜstünlük, fark.

"They have a two-goal lead in the match. (Maçta iki gollük üstünlükleri var.)"

verbBir grubu yönetmek ya da yönlendirmek.

"She leads a team of 20 people. (20 kişilik bir ekibe liderlik ediyor.)"

verbBir yere gitmek, götürmek.

"This road leads to the city. (Bu yol şehre gidiyor.)"

nounBaşrol.

"She won the lead in a new musical. (Yeni bir müzikalde başrolü kazandı.)"

Fiil Halleri

V1lead
V2led
V3led
INGleading
A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
C1

stoke

verb

"He stoked the fire to keep the cabin warm. (Kulübe sıcak kalsın diye ateşe odun ekledi.)"

Çevirmek için tıkla

stoke

verbateşe yakıt eklemek

"He stoked the fire to keep the cabin warm. (Kulübe sıcak kalsın diye ateşe odun ekledi.)"

verbduyguyu körüklemek

"The politician's speech stoked public anger. (Politikacının konuşması halkın öfkesini artırdı.)"

Fiil Halleri

V1stoke
V2stoked
V3stoked
INGstoking

Deyimler / Öbekler

stoke up
Ateşi veya sobayı yakıtla güçlendirmek; mecaz anlamda duyguyu körüklemek.

"She stoked up the stove before cooking. (Yemek yapmadan önce sobaya odun ekledi.)"

B2

apology

noun

"She made a sincere apology to her friend. (Arkadaşından içten bir şekilde özür diledi.)"

Çevirmek için tıkla

apology

nounözür

"She made a sincere apology to her friend. (Arkadaşından içten bir şekilde özür diledi.)"

A2

sweat

verb

"I sweat a lot when I run. (Koşunca çok terlerim.)"

Çevirmek için tıkla

sweat

verbTerlemek

"I sweat a lot when I run. (Koşunca çok terlerim.)"

verbEndişelenmek

"Don't sweat the small stuff. (Küçük şeyler için endişelenme.)"

nounTer.

"There was sweat on his forehead. (Alnında ter vardı.)"

nounÇaba.

"Learning a language takes sweat. (Dil öğrenmek çok çaba gerektirir.)"

Fiil Halleri

V1sweat
V2sweated
V3sweated
INGsweating

Deyimler / Öbekler

sweat out
Bir sonucu veya haberi endişeyle beklemek.

"They spent the afternoon sweating out the test results. (Öğleden sonra sınav sonuçlarını endişeyle beklediler.)"

sweat over
Bir iş üzerinde çok uğraşmak veya fazla endişelenmek.

"She sweated over her essay all night. (Bütün gece makalesi üzerinde çok uğraştı.)"

B2

horrific

adjective

"The film contained several horrific scenes. (Film birkaç dehşet verici sahne içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

horrific

adjectivedehşet verici

"The film contained several horrific scenes. (Film birkaç dehşet verici sahne içeriyordu.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

demonstration

noun

"Thousands of people joined the demonstration against the new law. (Binlerce kişi yeni yasaya karşı düzenlenen gösteriye katıldı.)"

Çevirmek için tıkla

demonstration

nounGösteri, protesto yürüyüşü.

"Thousands of people joined the demonstration against the new law. (Binlerce kişi yeni yasaya karşı düzenlenen gösteriye katıldı.)"

nounGösterme, uygulamalı açıklama.

"The teacher gave a demonstration of how to use the new equipment. (Öğretmen yeni ekipmanın nasıl kullanılacağını uygulamalı olarak gösterdi.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

B2

chase

verb

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

Çevirmek için tıkla

chase

verbkovalamak

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

verbelde etmeye çalışmak

"She is chasing a promotion at work. (O, iş yerinde terfi almaya çalışıyor.)"

nounKovalamaca.

"The police were in a long chase after the suspect. (Polis şüphelinin peşinde uzun bir kovalamaca yaptı.)"

Fiil Halleri

V1chase
V2chased
V3chased
INGchasing

Deyimler / Öbekler

chase after
birinin veya bir şeyin peşinden koşmak veya onu yakalamaya çalışmak

"He chased after the bus but missed it. (Otobüsün peşinden koştu ama yakalayamadı.)"

chase down
takip edip bulmak veya yakalamak

"They chased down the thief and caught him. (Hırsızı takip edip yakaladılar.)"

C1

tenure

noun

"During her tenure as director, the company grew rapidly. (Yönetici olarak görev yaptığı süre boyunca şirket hızla büyüdü.)"

Çevirmek için tıkla

tenure

nounGörev süresi.

"During her tenure as director, the company grew rapidly. (Yönetici olarak görev yaptığı süre boyunca şirket hızla büyüdü.)"

nounSürekli kadro.

"She was granted tenure after several years of research and teaching. (Birkaç yıl süren araştırma ve öğretim çalışmalarından sonra kendisine sürekli kadro verildi.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

B2

stall

verb

"The car stalled at the traffic light. (Arabanın motoru trafik ışığında aniden durdu.)"

Çevirmek için tıkla

stall

verbDurmak.

"The car stalled at the traffic light. (Arabanın motoru trafik ışığında aniden durdu.)"

verboyalamak

"She stalled when asked about her plans. (Planları hakkında sorulduğunda oyalandı ve cevap vermekten kaçındı.)"

nounTezgah.

"We bought fruit from a stall in the market. (Pazardaki bir tezgahtan meyve aldık.)"

nounTuvaletteki ayrı, özel bölme; kabin

"There was a long line for the restroom stalls. (Tuvalet kabinleri için uzun bir sıra vardı.)"

Fiil Halleri

V1stall
V2stalled
V3stalled
INGstalling

Deyimler / Öbekler

stall out
Çalışmayı tamamen durdurmak; (motor için) aniden stop etmek

"The engine stalled out on the highway. (Otoyolda motor aniden durdu.)"

stall for (time)
Zaman kazanmak için oyalamak veya geciktirmek

"They stalled for time until help arrived. (Yardım gelene kadar zaman kazanmak için oyalandılar.)"

A1

person

noun

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

person

nounkişi

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

A2

safe

adjective

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

Çevirmek için tıkla

safe

adjectiveGüvenli.

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

nounKasa

"She put the money in the safe. (O parayı kasaya koydu.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A1

week

noun

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

Çevirmek için tıkla

week

nounYedi gün süren zaman dilimi.

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

phraseHaftada, her hafta.

"She goes swimming three times a week. (Haftada üç kez yüzmeye gider.)"

B1

upset

adjective

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

Çevirmek için tıkla

upset

adjectiveÜzgün, kırgın veya endişeli hissetmek.

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

adjectiveMidesi bozuk.

"He has an upset stomach. (Onun midesi bozuk.)"

verbBirini üzmek veya endişelendirmek.

"The news upset her. (Haberler onu üzdü.)"

verbAltüst etmek.

"The storm upset our plans. (Fırtına planlarımızı bozdu.)"

nounSürpriz mağlubiyet; beklenmeyen sonuç

"The team's win was a major upset. (Takımın galibiyeti büyük bir sürprizdi.)"

Fiil Halleri

V1upset
V2upset
V3upset
INGupsetting
B2

tune

noun

"She hummed the tune all day. (Tüm gün o melodiyi mırıldandı.)"

Çevirmek için tıkla

tune

nounMelodi

"She hummed the tune all day. (Tüm gün o melodiyi mırıldandı.)"

verbAkort etmek

"He tuned the guitar before the concert. (Konserden önce gitarı akort etti.)"

verbAyarlamak

"They tuned the engine for better performance. (Daha iyi performans için motoru ayarladılar.)"

Fiil Halleri

V1tune
V2tuned
V3tuned
INGtuning

Deyimler / Öbekler

tune in
bir radyo veya televizyon yayınına bağlanmak ya da dinlemek/izlemek

"Tune in to the show at eight. (Saat sekizde yayını dinleyin/izleyin.)"

tune out
dikkatini vermemek veya dinlemeyi bırakmak

"He tuned out during the long lecture. (Uzun ders sırasında dikkatini vermedi.)"

B1

aware

adjective

"She is aware of the noise. (O gürültünün farkında.)"

Çevirmek için tıkla

aware

adjectiveFarkında

"She is aware of the noise. (O gürültünün farkında.)"

adjectiveBilinçli

"He is environmentally aware. (O çevre konusunda bilinçli.)"

A1

can

modal

"She can swim. (O yüzebilir.)"

Çevirmek için tıkla

can

modalYapabilmek.

"She can swim. (O yüzebilir.)"

modalİzin istemek/vermeyi belirtir.

"Can I open the window? (Pencereyi açabilir miyim?)"

nounKutu.

"I have a can of soda. (Bir kutu gazozum var.)"

C1

standing

adjective

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

Çevirmek için tıkla

standing

adjectiveayakta

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

adjectiveSürekli.

"He has a standing invitation to visit their house. (Onların evini ziyaret etmesi için sürekli bir davetiyesi var.)"

nounbir kişinin toplumdaki saygınlığı veya sosyal konumu

"Her standing in the community grew after she started the charity. (Hayır kurumunu başlattıktan sonra toplumdaki saygınlığı arttı.)"

B2

tragedy

noun

"The earthquake was a terrible tragedy for the whole region. (Deprem tüm bölge için korkunç bir trajediydi.)"

Çevirmek için tıkla

tragedy

nounFacia.

"The earthquake was a terrible tragedy for the whole region. (Deprem tüm bölge için korkunç bir trajediydi.)"

nounTrajedi.

"Shakespeare's 'Hamlet' is a famous tragedy. (Shakespeare'in 'Hamlet'i ünlü bir trajedidir.)"

C1

skip

verb

"She decided to skip the meeting. (Toplantıya katılmamaya karar verdi.)"

Çevirmek için tıkla

skip

verbAtlamak (yapmamak); sıçramak

"She decided to skip the meeting. (Toplantıya katılmamaya karar verdi.)"

nounBüyük çöp konteyneri.

"They hired a skip to clear the house. (Evi temizlemek için büyük bir çöp konteyneri kiraladılar.)"

Fiil Halleri

V1skip
V2skipped
V3skipped
INGskipping

Deyimler / Öbekler

skip out on
Bir yükümlülükten ya da ödemeden kaçmak; birini ya da bir şeyi yalnız bırakmak.

"He skipped out on the bill. (Hesabı ödemekten kaçtı.)"

skip over
Bir bölümü veya kısmı atlamak; göz ardı etmek.

"Skip over this paragraph; it's not important. (Bu paragrafı atla; önemli değil.)"

A2

mention

noun

"He got a mention in the article. (Makalede ondan kısaca söz edildi.)"

Çevirmek için tıkla

mention

nounSöz etme; anma

"He got a mention in the article. (Makalede ondan kısaca söz edildi.)"

verbKısaca söylemek, bahsetmek.

"He mentioned the problem briefly. (Sorunu kısaca belirtti.)"

Fiil Halleri

V1mention
V2mentioned
V3mentioned
INGmentioning
A1

car

noun

"The car is in the garage. (Araba garajda.)"

Çevirmek için tıkla

car

nounAraba

"The car is in the garage. (Araba garajda.)"

A2

joker

noun

"He drew the joker from the deck. (O, desteden oyunda başka kartların yerine geçen özel bir kart çekti.)"

Çevirmek için tıkla

joker

nounJoker kart.

"He drew the joker from the deck. (O, desteden oyunda başka kartların yerine geçen özel bir kart çekti.)"

nounŞakacı kişi.

"Don't be a joker in the meeting; take it seriously. (Toplantıda şaka yapan biri olma; ciddiye al.)"

A1

ready

adjective

"Are you ready? (Hazır mısın?)"

Çevirmek için tıkla

ready

adjectiveHazır.

"Are you ready? (Hazır mısın?)"

B1

till

preposition

"I will be at the office till 6 PM. (Akşam 6'ya kadar ofiste olacağım.)"

Çevirmek için tıkla

till

preposition-e kadar

"I will be at the office till 6 PM. (Akşam 6'ya kadar ofiste olacağım.)"

conjunction-inceye kadar

"Let's wait till the bus comes. (Otobüs gelinceye kadar bekleyelim.)"

verbToprağı sürmek.

"Farmers till the soil before planting seeds. (Çiftçiler tohum ekmeden önce toprağı sürer.)"

nounkasa

"The robber emptied the till. (Soyguncu kasayı boşalttı.)"

Fiil Halleri

V1till
V2tilled
V3tilled
INGtilling