Kütüphaneye Dön
Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb
MOVIEENZor8.1

Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb

After the insane General Jack D. Ripper initiates a nuclear strike on the Soviet Union, a war room full of politicians, generals and a Russian diplomat all frantically try to stop it.

1.279

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1279 kelime
C1

recur

verb

"We can't be certain it won't recur. (Tekrar meydana gelmeyeceğinden emin olamayız.)"

Çevirmek için tıkla

recur

verbtekrar olmak

"We can't be certain it won't recur. (Tekrar meydana gelmeyeceğinden emin olamayız.)"

verbtekrar akla gelmek

"The same image kept recurring to her. (Aynı görüntü sürekli aklına geldi.)"

Fiil Halleri

V1recur
V2recurred
V3recurred
INGrecurring
C1

mosey

verb

"They moseyed down the street after the show. (Gösteriden sonra sokağı ağır ağır yürüdüler.)"

Çevirmek için tıkla

mosey

verbağır ağır yürümek

"They moseyed down the street after the show. (Gösteriden sonra sokağı ağır ağır yürüdüler.)"

Fiil Halleri

V1mosey
V2moseyed
V3moseyed
INGmoseying

Deyimler / Öbekler

mosey on
Oradan usulca, acele etmeden ayrılmak; rahatça uzaklaşmak.

"After the meeting, she moseyed on. (Toplantıdan sonra oradan yavaşça ayrıldı.)"

mosey over
Yavaş yavaş ve rahatça bir yere veya birine doğru yaklaşmak; genellikle davetkâr ya da umursamaz bir tavırla yanaşmak.

"Why don't you mosey over here and join us? (Neden şu tarafa doğru ağır ağır gelip bize katılmıyorsun?)"

C1

shear

verb

"They shear the sheep every spring. (Her bahar koyunları kırkarlar.)"

Çevirmek için tıkla

shear

verbkırkmak

"They shear the sheep every spring. (Her bahar koyunları kırkarlar.)"

verbkoparmak

"The high wind sheared the branch off the tree. (Şiddetli rüzgâr dalı ağaçtan kopardı.)"

nounmakas

"Use the shears to trim the hedges. (Çitleri budamak için makası kullan.)"

nounkesme kuvveti, kayma

"The metal failed under shear. (Metal kesme kuvveti altında dayanamadı.)"

Fiil Halleri

V1shear
V2sheared
V3shorn
INGshearing

Deyimler / Öbekler

shear off
keserek veya kopararak ayırmak

"The bolt was sheared off by the impact. (Çarpmanın etkisiyle cıvata koptu.)"

C2

prodigious

adjective

"I make a prodigious amount. (Ben muazzam miktarda para kazanıyorum.)"

Çevirmek için tıkla

prodigious

adjectiveÇok büyük, muazzam

"I make a prodigious amount. (Ben muazzam miktarda para kazanıyorum.)"

adjectiveOlağanüstü.

"She has a prodigious memory. (Onun olağanüstü bir hafızası var.)"

B2

führer

noun

"The Führer addressed the crowd. (Nazi lideri kalabalığa seslendi.)"

Çevirmek için tıkla

führer

nounNazi Almanyası'nda Adolf Hitler'e verilen liderlik unvanı.

"The Führer addressed the crowd. (Nazi lideri kalabalığa seslendi.)"

B2

prang

verb

"He pranged his car on the motorway. (O, otoyolda arabasıyla kaza yaptı.)"

Çevirmek için tıkla

prang

verbkaza yapmak

"He pranged his car on the motorway. (O, otoyolda arabasıyla kaza yaptı.)"

nounkaza

"It was only a small prang. (O sadece küçük bir kazaydı.)"

Fiil Halleri

V1prang
V2pranged
V3pranged
INGpranging
B2

unidentified

adjective

"The victim suffered from unidentified injuries. (Kurban tanımlanmamış yaralanmalardan muzdaripti.)"

Çevirmek için tıkla

unidentified

adjectiveTanımlanmamış

"The victim suffered from unidentified injuries. (Kurban tanımlanmamış yaralanmalardan muzdaripti.)"

adjectiveKimliği belirlenmemiş, tanınmayan.

"Police found an unidentified object near the road. (Polis yolun yakınında kimliği belirlenmemiş bir nesne buldu.)"

B1

MP

noun

"She was elected as an MP last year. (O geçen yıl milletvekili olarak seçildi.)"

Çevirmek için tıkla

MP

nounmilletvekili

"She was elected as an MP last year. (O geçen yıl milletvekili olarak seçildi.)"

nounmegapiksel

"This camera has 12 MP. (Bu kameranın çözünürlüğü 12 megapikseldir.)"

B2

hassle

noun

"I don't want to deal with the hassle. (Bu zahmetle uğraşmak istemiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

hassle

nounzahmet

"I don't want to deal with the hassle. (Bu zahmetle uğraşmak istemiyorum.)"

verbbirini rahatsız etmek veya uğraştırmak

"Don't hassle me while I'm working. (Ben çalışırken beni rahatsız etme.)"

Fiil Halleri

V1hassle
V2hassled
V3hassled
INGhassling
C1

discriminator

noun

"The company was accused of being a discriminator against older applicants. (Şirket, daha yaşlı başvuranlara karşı ayrımcı olmakla suçlandı.)"

Çevirmek için tıkla

discriminator

nounayrımcı

"The company was accused of being a discriminator against older applicants. (Şirket, daha yaşlı başvuranlara karşı ayrımcı olmakla suçlandı.)"

nounayırt edici (özellik/aygıt/model)

"In a GAN, the discriminator learns to tell real images from fake ones. (GAN'de ayırt edici model gerçek görüntüleri sahte olanlardan ayırt etmeyi öğrenir.)"

C2

fluoridate

verb

"Many cities fluoridate their water to reduce tooth decay. (Birçok şehir, diş çürüklerini azaltmak için sularına florür katıyor.)"

Çevirmek için tıkla

fluoridate

verbflorür uygulamak

"Many cities fluoridate their water to reduce tooth decay. (Birçok şehir, diş çürüklerini azaltmak için sularına florür katıyor.)"

Fiil Halleri

V1fluoridate
V2fluoridated
V3fluoridated
INGfluoridating
B1

trader

noun

"A trader in Marseille sold fish at the port. (Marsilya'daki bir tüccar limanda balık sattı.)"

Çevirmek için tıkla

trader

nounMal veya ürün alıp satan kişi.

"A trader in Marseille sold fish at the port. (Marsilya'daki bir tüccar limanda balık sattı.)"

nounBorsacı.

"The trader made a quick profit on the stock market. (Borsacı kısa sürede kar elde etti.)"

C1

perversion

noun

"The book examines sexual perversion in Victorian society. (Kitap, Viktorya dönemi toplumunda görülen cinsel sapmaları inceliyor.)"

Çevirmek için tıkla

perversion

nouncinsel sapkınlık

"The book examines sexual perversion in Victorian society. (Kitap, Viktorya dönemi toplumunda görülen cinsel sapmaları inceliyor.)"

nounçarpıtma

"What he called reform was a perversion of justice. (Onun reform dediği şey adaletin çarpıtılmasıydı.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

B1

range

noun

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

Çevirmek için tıkla

range

nounmenzil

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

nounçeşitlilik

"The store offers a wide range of products. (Mağaza geniş bir ürün yelpazesi sunuyor.)"

Fiil Halleri

V1range
V2ranged
V3ranged
INGranging

Deyimler / Öbekler

range from
Belirli sınırlar arasında değişmek veya çeşitlilik göstermek (genellikle 'to' ile kullanılır).

"Prices range from $10 to $50. (Fiyatlar 10 ile 50 dolar arasında değişiyor.)"

A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

B2

chief

noun

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

Çevirmek için tıkla

chief

nounlider

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

adjectiveEn önemli; esas olan.

"The chief reason is the high cost. (En önemli neden yüksek maliyettir.)"

B2

impress

verb

"Her performance impressed the audience. (Onun performansı seyircileri hayran bıraktı.)"

Çevirmek için tıkla

impress

verbHayran bırakmak.

"Her performance impressed the audience. (Onun performansı seyircileri hayran bıraktı.)"

verbEtkilemek.

"The landscape impressed me and stayed with me for days. (Manzara beni çok etkiledi ve günlerce aklımda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1impress
V2impressed
V3impressed
INGimpressing

Deyimler / Öbekler

impress upon
Bir şeyin önemini karşı tarafa güçlü biçimde anlatmak; aklına yerleştirmek.

"Parents tried to impress upon their children the importance of saving money. (Ebeveynler çocuklarına para biriktirmenin önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar.)"

C1

leak

noun

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

Çevirmek için tıkla

leak

nounsızıntı (sıvı/gaz)

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

nounbilgi sızması

"The leak revealed the company's plans. (Sızdırılan bilgi şirketin planlarını ortaya çıkardı.)"

verbsızmak

"The roof leaks when it rains. (Yağmur yağınca çatıdan su sızıyor.)"

verbsızdırmak

"Someone leaked the documents to the press. (Biri belgeleri basına sızdırdı.)"

Fiil Halleri

V1leak
V2leaked
V3leaked
INGleaking

Deyimler / Öbekler

leak out
Gizli bilgi veya haberin ortaya çıkması veya sızdırılması.

"Details leaked out before the meeting. (Toplantıdan önce ayrıntılar ortaya çıktı.)"

B2

aircraft

noun

"The aircraft landed safely despite the storm. (Fırtınaya rağmen hava aracı güvenli bir şekilde indi.)"

Çevirmek için tıkla

aircraft

nounhava aracı

"The aircraft landed safely despite the storm. (Fırtınaya rağmen hava aracı güvenli bir şekilde indi.)"

A2

training

noun

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

Çevirmek için tıkla

training

nounEğitim, antrenman

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

B2

automatic

adjective

"The washing machine is automatic; it finishes the program by itself. (Çamaşır makinesi insan müdahalesi olmadan çalışır; programı kendi başına bitirir.)"

Çevirmek için tıkla

automatic

adjectiveOtomatik.

"The washing machine is automatic; it finishes the program by itself. (Çamaşır makinesi insan müdahalesi olmadan çalışır; programı kendi başına bitirir.)"

adjectiveDüşünmeden ya da refleks olarak yapılan.

"His reaction was automatic when he heard the noise. (Gürültüyü duyduğunda tepkisi düşünmeden oldu.)"

B2

recall

verb

"I can't recall his name. (İsmini hatırlayamıyorum.)"

Çevirmek için tıkla

recall

verbHatırlamak

"I can't recall his name. (İsmini hatırlayamıyorum.)"

verbgeri çağırmak

"The manufacturer recalled the defective phones. (Üretici kusurlu telefonları geri çağırdı.)"

nounHatırlama

"Her recall for dates is excellent. (Tarihler konusunda hatırlama yeteneği çok iyi.)"

noungeri çağırma

"There was a recall of the toys after the safety tests. (Güvenlik testlerinden sonra oyuncaklar geri çağrıldı.)"

Fiil Halleri

V1recall
V2recalled
V3recalled
INGrecalling
B1

bury

verb

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

Çevirmek için tıkla

bury

verbGömmek.

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

verbToprağa gömmek.

"She buried the box in the backyard. (Kutuyu arka bahçeye gömdü.)"

Fiil Halleri

V1bury
V2buried
V3buried
INGburying

Deyimler / Öbekler

bury oneself in
Bir işe veya etkinliğe tamamen dalmak; başka şeyleri unutarak yoğunlaşmak.

"After the exam she buried herself in studying. (Sınavdan sonra tamamen ders çalışmaya daldı.)"

bury the hatchet
Eski bir kavga veya anlaşmazlığı bitirip barışmak.

"They decided to bury the hatchet and be friends again. (Eski düşmanlıklarını bitirip tekrar arkadaş olmaya karar verdiler.)"

B2

load

verb

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

Çevirmek için tıkla

load

verbyüklemek (taşımak)

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

verbyüklemek (cihaza koymak)

"She loaded the new software onto her laptop. (Yeni yazılımı dizüstüne yükledi.)"

nounyük

"The load was too heavy for the cart. (Yük araba için çok ağırdı.)"

nouniş yükü

"He has a heavy load of work this week. (Bu hafta çok işi var.)"

Fiil Halleri

V1load
V2loaded
V3loaded
INGloading

Deyimler / Öbekler

load up
Bir şeyi tamamen veya iyice doldurmak.

"We loaded up the car for the trip. (Seyahat için arabayı eşyalarla doldurduk.)"

load into
Bir şeyi bir araca, kaba veya kutuya koymak.

"They loaded the boxes into the van. (Kutuları minibüse koydular.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

A1

interested

adjective

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

Çevirmek için tıkla

interested

adjectiveilgi duyan

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

adjectiveçıkarı olan

"The company is an interested party in the project. (Şirket projede çıkarı olan taraftır.)"

B1

nuclear

adjective

"The nuclear power plant supplies electricity to the city. (Atom santrali şehre elektrik sağlıyor.)"

Çevirmek için tıkla

nuclear

adjectivenükleer

"The nuclear power plant supplies electricity to the city. (Atom santrali şehre elektrik sağlıyor.)"

adjectiveçekirdek aileye ilişkin

"They grew up in a nuclear family. (Onlar anne, baba ve çocuklardan oluşan bir ailede büyüdüler.)"

A2

human

noun

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

Çevirmek için tıkla

human

nounİnsan, insanlık

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

adjectiveİnsani, insancıl

"It's human to make mistakes. (Hata yapmak insana özgüdür.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A2

suggest

verb

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

Çevirmek için tıkla

suggest

verbBir fikri ya da planı önermek.

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

verbGöstermek, işaret etmek.

"Her expression suggested that she was worried. (Yüz ifadesi endişeli olduğunu gösteriyordu.)"

Fiil Halleri

V1suggest
V2suggested
V3suggested
INGsuggesting
B2

fraction

noun

"A fraction like 1/4 shows one of four equal parts. (1/4 gibi bir kesir, dört eşit parçadan birini gösterir.)"

Çevirmek için tıkla

fraction

nounKesir (pay/payda ile gösterilen).

"A fraction like 1/4 shows one of four equal parts. (1/4 gibi bir kesir, dört eşit parçadan birini gösterir.)"

nounKüçük kısım; az miktar.

"Only a fraction of the students attended the extra class. (Öğrencilerin sadece çok küçük bir kısmı ek derse katıldı.)"

C1

indoctrination

noun

"That's not education, it's indoctrination. (Bu eğitim değil, beyin yıkama.)"

Çevirmek için tıkla

indoctrination

nounBeyin yıkama; bir görüşü sorgulatmadan kabul ettirme.

"That's not education, it's indoctrination. (Bu eğitim değil, beyin yıkama.)"

A2

site

noun

"I checked the company's site for prices. (Fiyatlar için şirketin web sitesine baktım.)"

Çevirmek için tıkla

site

nounİnternetteki bir web sitesi.

"I checked the company's site for prices. (Fiyatlar için şirketin web sitesine baktım.)"

nounalan

"They walked around the building site. (Onlar inşaat alanının etrafında yürüdüler.)"

B2

override

verb

"The board overrode the manager's decision. (Yönetim kurulu, yöneticinin kararını yetkisiyle iptal etti.)"

Çevirmek için tıkla

override

verbgeçersiz kılmak

"The board overrode the manager's decision. (Yönetim kurulu, yöneticinin kararını yetkisiyle iptal etti.)"

verbayarı değiştirmek

"You can override the default setting in the menu. (Menüden varsayılan ayarı değiştirebilirsin.)"

noungeçersiz kılma

"The machine has an override for emergencies. (Makinenin acil durumlar için bir geçersiz kılma düğmesi var.)"

Fiil Halleri

V1override
V2overrode
V3overridden
INGoverriding
B1

emotion

noun

"He showed no emotion at the funeral. (Cenazede hiçbir duygu göstermedi.)"

Çevirmek için tıkla

emotion

nounduygu

"He showed no emotion at the funeral. (Cenazede hiçbir duygu göstermedi.)"

B2

interpret

verb

"Interpret the data correctly. (Verileri doğru yorumlayın.)"

Çevirmek için tıkla

interpret

verbYorumlamak.

"Interpret the data correctly. (Verileri doğru yorumlayın.)"

verbsözlü tercüme yapmak

"She interpreted for the foreign guests. (Yabancı misafirler için tercümanlık yaptı.)"

Fiil Halleri

V1interpret
V2interpreted
V3interpreted
INGinterpreting
B2

clot

noun

"A blood clot blocked the artery. (Bir kan pıhtısı atardamarı tıkadı.)"

Çevirmek için tıkla

clot

nounpıhtı

"A blood clot blocked the artery. (Bir kan pıhtısı atardamarı tıkadı.)"

nountopak

"There was a small clot of cream on the spoon. (Kaşığın üzerinde küçük bir krema topağı vardı.)"

verbpıhtılaşmak

"After the injury, the blood began to clot. (Yaralanmadan sonra kan pıhtılaşmaya başladı.)"

verbpıhtılaştırmak

"The enzyme clotted the blood in the sample. (Enzim örnekteki kanı pıhtılaştırdı.)"

Fiil Halleri

V1clot
V2clotted
V3clotted
INGclotting
A2

behaviour

noun

"Her behaviour at school was polite. (Okuldaki davranışları nazikti.)"

Çevirmek için tıkla

behaviour

noundavranış

"Her behaviour at school was polite. (Okuldaki davranışları nazikti.)"

nounçalışma biçimi

"The machine's behaviour changed after the update. (Güncellemeden sonra makinenin çalışma biçimi değişti.)"

A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

grant

verb

"The university granted her a scholarship. (Üniversite ona burs verdi.)"

Çevirmek için tıkla

grant

verbVermek.

"The university granted her a scholarship. (Üniversite ona burs verdi.)"

verbKabul etmek.

"He granted that he had made a mistake. (Hata yaptığını kabul etti.)"

nounHibe.

"She received a grant to fund her research. (Araştırmasını finanse etmek için hibe aldı.)"

Fiil Halleri

V1grant
V2granted
V3granted
INGgranting
A2

recognize

verb

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

Çevirmek için tıkla

recognize

verbTanımak.

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

verbresmen tanımak

"The country was recognized by the United Nations. (Ülke Birleşmiş Milletler tarafından tanındı.)"

verbTakdir etmek, onurlandırmak.

"She was recognized for her work. (Çalışmaları takdir edildi.)"

Fiil Halleri

V1recognize
V2recognized
V3recognized
INGrecognizing
B2

attempt

noun

"His attempt to climb the wall failed. (Duvarı tırmanma denemesi başarısız oldu.)"

Çevirmek için tıkla

attempt

nounDeneme.

"His attempt to climb the wall failed. (Duvarı tırmanma denemesi başarısız oldu.)"

verbBir şeyi başarmaya çalışmak, denemek.

"She attempted to climb the mountain. (Dağa tırmanmayı denedi.)"

Fiil Halleri

V1attempt
V2attempted
V3attempted
INGattempting
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

division

noun

"The division of the country caused great conflict. (Ülkenin bölünmesi büyük çatışmalara neden oldu.)"

Çevirmek için tıkla

division

nounBölünme.

"The division of the country caused great conflict. (Ülkenin bölünmesi büyük çatışmalara neden oldu.)"

nounBölme.

"Division is one of the four basic arithmetic operations. (Bölme dört temel aritmetik işlemden biridir.)"

nounBölüm, birim.

"The company created a new division for research. (Şirket araştırma için yeni bir bölüm kurdu.)"