Kütüphaneye Dön
Spider-Man: Into the Spider-Verse
MOVIEENZor8.4

Spider-Man: Into the Spider-Verse

Struggling to find his place in the world while juggling school and family, Brooklyn teenager Miles Morales is unexpectedly bitten by a radioactive spider and develops unfathomable powers just like the one and only Spider-Man. While wrestling with the implications of his new abilities, Miles discovers a super collider created by the madman Wilson "Kingpin" Fisk, causing others from across the Spider-Verse to be inadvertently transported to his dimension.

1.299

Farklı kelimeler

15.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1299 kelime
A1

friday

proper noun

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

friday

proper nounHaftanın beşinci günü; Cuma.

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

A1

yeah-yeah-yeah

interjection

"♪ Yeah-yeah-yeah ♪ (♪ Evet-evet-evet ♪)"

Çevirmek için tıkla

yeah-yeah-yeah

interjectionEvet, evet, evet.

"♪ Yeah-yeah-yeah ♪ (♪ Evet-evet-evet ♪)"

C1

onesie

noun

"She changed the baby's onesie. (Bebeğin çıtçıtlı zıbınını değiştirdi.)"

Çevirmek için tıkla

onesie

nounZıbın

"She changed the baby's onesie. (Bebeğin çıtçıtlı zıbınını değiştirdi.)"

nounTek parça pijama

"Yeah, a really ugly onesie. (Evet, gerçekten çirkin bir tek parça pijama.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

weak

adjective

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

weak

adjectivegüçsüz

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

adjectivezayıf

"His excuse was weak. (Onun bahanesi zayıftı.)"

adjectiveİradesiz, iradesi zayıf.

"I couldn't say no to the cake; I'm weak. (Pastaya hayır diyemedim; iradem zayıf.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

B2

expectation

noun

"She had high expectations for the trip. (Geziden yüksek beklentileri vardı.)"

Çevirmek için tıkla

expectation

nounBeklenti.

"She had high expectations for the trip. (Geziden yüksek beklentileri vardı.)"

nounBeklenen düzey.

"The team's performance met our expectations. (Takımın performansı beklentilerimizi karşıladı.)"

B2

load

verb

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

Çevirmek için tıkla

load

verbyüklemek (taşımak)

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

verbyüklemek (cihaza koymak)

"She loaded the new software onto her laptop. (Yeni yazılımı dizüstüne yükledi.)"

nounyük

"The load was too heavy for the cart. (Yük araba için çok ağırdı.)"

nouniş yükü

"He has a heavy load of work this week. (Bu hafta çok işi var.)"

Fiil Halleri

V1load
V2loaded
V3loaded
INGloading

Deyimler / Öbekler

load up
Bir şeyi tamamen veya iyice doldurmak.

"We loaded up the car for the trip. (Seyahat için arabayı eşyalarla doldurduk.)"

load into
Bir şeyi bir araca, kaba veya kutuya koymak.

"They loaded the boxes into the van. (Kutuları minibüse koydular.)"

B1

bury

verb

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

Çevirmek için tıkla

bury

verbGömmek.

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

verbToprağa gömmek.

"She buried the box in the backyard. (Kutuyu arka bahçeye gömdü.)"

Fiil Halleri

V1bury
V2buried
V3buried
INGburying

Deyimler / Öbekler

bury oneself in
Bir işe veya etkinliğe tamamen dalmak; başka şeyleri unutarak yoğunlaşmak.

"After the exam she buried herself in studying. (Sınavdan sonra tamamen ders çalışmaya daldı.)"

bury the hatchet
Eski bir kavga veya anlaşmazlığı bitirip barışmak.

"They decided to bury the hatchet and be friends again. (Eski düşmanlıklarını bitirip tekrar arkadaş olmaya karar verdiler.)"

C1

leap

verb

"The cat leaped onto the table. (Kedi masanın üzerine zıpladı.)"

Çevirmek için tıkla

leap

verbSıçramak.

"The cat leaped onto the table. (Kedi masanın üzerine zıpladı.)"

verbAni artmak.

"Sales leaped after the new ad campaign. (Yeni reklam kampanyasından sonra satışlar hızla arttı.)"

nounSıçrama.

"She made a leap over the stream. (O, derenin üzerinden bir sıçrama yaptı.)"

Fiil Halleri

V1leap
V2leapt
V3leapt
INGleaping

Deyimler / Öbekler

leap at
fırsatı hemen ve hevesle kabul etmek

"When offered the job, he leaped at the opportunity. (İş teklif edildiğinde fırsatı hemen ve hevesle kabul etti.)"

leap up
hızla ayağa kalkmak veya ani şekilde yükselmek

"She leaped up when she heard the news. (Haberleri duyunca hızla ayağa kalktı.)"

B1

bite

verb

"The dog bit my hand. (Köpek elimi ısırdı.)"

Çevirmek için tıkla

bite

verbIsırmak

"The dog bit my hand. (Köpek elimi ısırdı.)"

nounIsırık

"He took a bite of the sandwich. (O, sandviçten bir ısırık aldı.)"

Fiil Halleri

V1bite
V2bit
V3bitten
INGbiting

Deyimler / Öbekler

bite off
1) Dişle koparmak. 2) Mecazi: gücünün üstünde bir işe girişmek.

"He bit off more than he could chew. (O, yapabileceğinden fazlasını üstlendi.)"

bite back
Sözle karşılık vermek veya bir şeyi söylemekten kendini tutmak.

"She wanted to say something rude but bit back. (O, kaba bir şey söylemek istedi ama kendini tuttu.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
B1

ignore

verb

"She ignored the phone and kept reading. (O, telefona bakmadı ve okumaya devam etti.)"

Çevirmek için tıkla

ignore

verbGörmezden gelmek

"She ignored the phone and kept reading. (O, telefona bakmadı ve okumaya devam etti.)"

Fiil Halleri

V1ignore
V2ignored
V3ignored
INGignoring
A2

regular

adjective

"This is a regular meeting. (Bu normal bir toplantıdır.)"

Çevirmek için tıkla

regular

adjectivenormal

"This is a regular meeting. (Bu normal bir toplantıdır.)"

adjectivebelirli aralıklarla olan

"The buses come at regular times. (Otobüsler belirli zamanlarda gelir.)"

nounsürekli gelen müşteri

"He is a regular at that café. (O, o kafeye sık sık giden bir müşteridir.)"

A2

wallet

noun

"I forgot my wallet. (Cüzdanımı unuttum.)"

Çevirmek için tıkla

wallet

nounCüzdan

"I forgot my wallet. (Cüzdanımı unuttum.)"

nounDijital cüzdan

"She paid with her digital wallet. (O, dijital cüzdanıyla ödedi.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

B1

prince

noun

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

Çevirmek için tıkla

prince

nounPrens.

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

A2

suggest

verb

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

Çevirmek için tıkla

suggest

verbBir fikri ya da planı önermek.

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

verbGöstermek, işaret etmek.

"Her expression suggested that she was worried. (Yüz ifadesi endişeli olduğunu gösteriyordu.)"

Fiil Halleri

V1suggest
V2suggested
V3suggested
INGsuggesting
A1

relax

verb

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

Çevirmek için tıkla

relax

verbRahatlamak

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

verbGevşetmek

"The government relaxed the travel restrictions. (Hükümet seyahat kısıtlamalarını gevşetti.)"

Fiil Halleri

V1relax
V2relaxed
V3relaxed
INGrelaxing
B2

password

noun

"Don't share your password with anyone. (Şifreni kimseyle paylaşma.)"

Çevirmek için tıkla

password

nounşifre

"Don't share your password with anyone. (Şifreni kimseyle paylaşma.)"

A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
B2

override

verb

"The board overrode the manager's decision. (Yönetim kurulu, yöneticinin kararını yetkisiyle iptal etti.)"

Çevirmek için tıkla

override

verbgeçersiz kılmak

"The board overrode the manager's decision. (Yönetim kurulu, yöneticinin kararını yetkisiyle iptal etti.)"

verbayarı değiştirmek

"You can override the default setting in the menu. (Menüden varsayılan ayarı değiştirebilirsin.)"

noungeçersiz kılma

"The machine has an override for emergencies. (Makinenin acil durumlar için bir geçersiz kılma düğmesi var.)"

Fiil Halleri

V1override
V2overrode
V3overridden
INGoverriding
B1

emotion

noun

"He showed no emotion at the funeral. (Cenazede hiçbir duygu göstermedi.)"

Çevirmek için tıkla

emotion

nounduygu

"He showed no emotion at the funeral. (Cenazede hiçbir duygu göstermedi.)"

C1

drift

verb

"The boat drifted out to sea. (Tekne açık denize doğru sürüklendi.)"

Çevirmek için tıkla

drift

verbSürüklenmek.

"The boat drifted out to sea. (Tekne açık denize doğru sürüklendi.)"

verbKaymak.

"Their conversation drifted onto other topics. (Konuşmaları yavaşça başka konulara kaydı.)"

nounana fikir

"I couldn't follow the drift of his argument. (Onun savının ana fikrini takip edemedim.)"

nounBirikinti.

"Snow drifts blocked the road. (Kar birikintileri yolu kapattı.)"

Fiil Halleri

V1drift
V2drifted
V3drifted
INGdrifting

Deyimler / Öbekler

drift apart
Zamanla ilişkilerin veya insanların birbirinden uzaklaşması.

"After college they drifted apart. (Üniversiteden sonra birbirlerinden uzaklaştılar.)"

drift off
Yavaşça uykuya dalmak.

"He drifted off during the lecture. (Ders sırasında uykuya daldı.)"

B2

universe

noun

"Astronomers study the universe. (Astronomlar evreni inceler.)"

Çevirmek için tıkla

universe

nounEvren

"Astronomers study the universe. (Astronomlar evreni inceler.)"

nounKurgusal evren

"In the novel's universe, people can fly. (Romanın evreninde insanlar uçabiliyor.)"

A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
C1

deteriorate

verb

"The patient's condition deteriorated overnight. (Hastanın durumu bir gecede kötüleşti.)"

Çevirmek için tıkla

deteriorate

verbKötüleşmek.

"The patient's condition deteriorated overnight. (Hastanın durumu bir gecede kötüleşti.)"

Fiil Halleri

V1deteriorate
V2deteriorated
V3deteriorated
INGdeteriorating
B2

what-if

noun

"We discussed several what-ifs before deciding. (Karar vermeden önce birkaç 'ya şöyle olursa' durumunu tartıştık.)"

Çevirmek için tıkla

what-if

nounVarsayımsal soru.

"We discussed several what-ifs before deciding. (Karar vermeden önce birkaç 'ya şöyle olursa' durumunu tartıştık.)"

adjectiveVarsayımsal soru.

"They created what-if scenarios to test the plan. (Planı sınamak için varsayımsal senaryolar oluşturdular.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

A2

thick

adjective

"The walls are thick. (Duvarlar kalın.)"

Çevirmek için tıkla

thick

adjectiveKalın.

"The walls are thick. (Duvarlar kalın.)"

adjectiveYoğun; koyu.

"Thick smoke filled the room. (Odayı yoğun duman doldurdu.)"

adjectiveİri yapılı; geniş.

"He has a thick, powerful body. (İri yapılı ve güçlü bir vücudu var.)"

Fiil Halleri

V1
V2
V3
ING
A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

B1

balance

noun

"She lost her balance and fell. (Dengesi bozuldu ve düştü.)"

Çevirmek için tıkla

balance

nounDenge.

"She lost her balance and fell. (Dengesi bozuldu ve düştü.)"

nounHesap bakiyesi.

"Check your balance before you spend. (Harcamadan önce hesabınızda ne kadar para olduğunu kontrol edin.)"

verbDengelemek

"She balanced on one leg. (Tek ayak üzerinde dengede durdu.)"

Fiil Halleri

V1balance
V2balanced
V3balanced
INGbalancing

Deyimler / Öbekler

balance out
Bir şeyin etkisini diğer bir şeyle eşitlemek; telafi etmek.

"The gains may balance out the losses. (Kazançlar zararları dengeleyebilir.)"

balance on
Bir şeyin üzerinde dengede durmak.

"The gymnast balanced on the beam. (Jimnastikçi kirişin üzerinde dengede durdu.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

B1

pinch

verb

"He pinched my arm to get my attention. (O, dikkatimi çekmek için kolumu çimdikledi.)"

Çevirmek için tıkla

pinch

verbÇimdiklemek.

"He pinched my arm to get my attention. (O, dikkatimi çekmek için kolumu çimdikledi.)"

verbÇalmak.

"Someone pinched my wallet from the table. (Birisi cüzdanımı masadan çaldı.)"

nounBir tutam.

"Add a pinch of salt to the soup. (Çorbaya bir tutam tuz ekle.)"

Fiil Halleri

V1pinch
V2pinched
V3pinched
INGpinching

Deyimler / Öbekler

pinch off
Bir şeyi parça halinde parmaklarla koparmak veya ayırmak.

"Pinch off a piece of dough and roll it into a ball. (Hamurdan bir parça kopar ve onu top haline getir.)"

C1

feat

noun

"Building the pyramids was a remarkable feat of engineering. (Piramitleri inşa etmek olağanüstü bir mühendislik başarısıydı.)"

Çevirmek için tıkla

feat

nounbaşarı

"Building the pyramids was a remarkable feat of engineering. (Piramitleri inşa etmek olağanüstü bir mühendislik başarısıydı.)"

B2

chase

verb

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

Çevirmek için tıkla

chase

verbkovalamak

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

verbelde etmeye çalışmak

"She is chasing a promotion at work. (O, iş yerinde terfi almaya çalışıyor.)"

nounKovalamaca.

"The police were in a long chase after the suspect. (Polis şüphelinin peşinde uzun bir kovalamaca yaptı.)"

Fiil Halleri

V1chase
V2chased
V3chased
INGchasing

Deyimler / Öbekler

chase after
birinin veya bir şeyin peşinden koşmak veya onu yakalamaya çalışmak

"He chased after the bus but missed it. (Otobüsün peşinden koştu ama yakalayamadı.)"

chase down
takip edip bulmak veya yakalamak

"They chased down the thief and caught him. (Hırsızı takip edip yakaladılar.)"

B2

tap

noun

"Please turn off the tap. (Lütfen musluğu kapat.)"

Çevirmek için tıkla

tap

nounSuyu açıp kapatan musluk.

"Please turn off the tap. (Lütfen musluğu kapat.)"

nounHafifçe dokunma veya hafif vurma.

"He gave the drum a light tap. (Davula hafifçe vurdu.)"

verbDokunmak

"She tapped the screen to open the app. (Uygulamayı açmak için ekrana hafifçe dokundu.)"

verbGizlice dinlemek

"The police tapped the suspect's phone. (Polis şüphelinin telefonunu gizlice dinledi.)"

Fiil Halleri

V1tap
V2tapped
V3tapped
INGtapping

Deyimler / Öbekler

tap into
Bir kaynaktan yararlanmak veya kullanmak.

"The company tapped into new markets. (Şirket yeni pazarlardan yararlanmaya başladı.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

A1

person

noun

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

person

nounkişi

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

C1

enforce

verb

"The police enforce the law. (Polis yasaları uygular.)"

Çevirmek için tıkla

enforce

verbUygulamak.

"The police enforce the law. (Polis yasaları uygular.)"

Fiil Halleri

V1enforce
V2enforced
V3enforced
INGenforcing
A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A1

dog

noun

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

Çevirmek için tıkla

dog

nounEvcil köpek; (hakaret) kaba kişi

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

verbTakip etmek.

"Reporters dogged the actor after the scandal. (Skandalın ardından muhabirler aktörün peşinden ayrılmadı.)"

Fiil Halleri

V1dog
V2dogged
V3dogged
INGdogging
B2

futon

noun

"She sleeps on a futon when she visits Japan. (Japonya'ya gittiğinde yerde kullanılan ince, katlanabilir yatakta yatar.)"

Çevirmek için tıkla

futon

nounKatlanır döşek

"She sleeps on a futon when she visits Japan. (Japonya'ya gittiğinde yerde kullanılan ince, katlanabilir yatakta yatar.)"

nounAçılır kanepe

"We bought a futon for the living room to use as a sofa and a bed. (Oturma odası için hem kanepe hem de yatak olarak kullanılabilen bir mobilya aldık.)"

B2

homey

noun

"You need to calm it down, homey. (Sakinleşmen lazım, kanka.)"

Çevirmek için tıkla

homey

nounArgo: yakın ve güvenilir arkadaş, kanka.

"You need to calm it down, homey. (Sakinleşmen lazım, kanka.)"

adjectiveSıcak ve rahat.

"The living room felt homey. (Oturma odası sıcak ve rahat hissettiriyordu.)"