Kütüphaneye Dön
Witness for the Prosecution
MOVIEENZor8.2

Witness for the Prosecution

An ailing barrister is thrust back into the courtroom in what becomes one of the most unusual and eventful murder cases of the lawyer's career when he finds himself defending a man being tried for the murder of a socialite.

1.827

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1827 kelime
A1

friday

proper noun

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

friday

proper nounHaftanın beşinci günü; Cuma.

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

B2

lukewarm

adjective

"The soup was lukewarm when I tasted it. (Tadına baktığımda çorba hafif ılıktı.)"

Çevirmek için tıkla

lukewarm

adjectiveNe sıcak ne soğuk; hafif ılık.

"The soup was lukewarm when I tasted it. (Tadına baktığımda çorba hafif ılıktı.)"

adjectiveCoşkusuz.

"What beautiful lukewarm sentiment. (Ne kadar güzel, coşkusuz bir duygu.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B1

cane

noun

"Didn't she walk with a cane? (O bastonla yürümedi mi?)"

Çevirmek için tıkla

cane

nounBaston.

"Didn't she walk with a cane? (O bastonla yürümedi mi?)"

nounşeker kamışı

"Sugar cane is used to make sugar. (Şeker kamışı şeker yapmak için kullanılır.)"

verbBastonla birini dövmek.

"They caned him. (Onu bastonla dövdüler.)"

Fiil Halleri

V1cane
V2caned
V3caned
INGcaning
B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

B2

chief

noun

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

Çevirmek için tıkla

chief

nounlider

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

adjectiveEn önemli; esas olan.

"The chief reason is the high cost. (En önemli neden yüksek maliyettir.)"

B2

conduct

verb

"The team will conduct a survey next month. (Ekip gelecek ay bir anket yapacak.)"

Çevirmek için tıkla

conduct

verbyürütmek

"The team will conduct a survey next month. (Ekip gelecek ay bir anket yapacak.)"

verbdavranmak

"She conducted herself calmly during the crisis. (Kriz sırasında sakin davrandı.)"

nounDavranış.

"His conduct at the meeting surprised everyone. (Toplantıdaki davranışı herkesi şaşırttı.)"

nounYürütülme biçimi.

"The conduct of the negotiations was criticised. (Görüşmelerin yürütülme biçimi eleştirildi.)"

Fiil Halleri

V1conduct
V2conducted
V3conducted
INGconducting
A1

interested

adjective

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

Çevirmek için tıkla

interested

adjectiveilgi duyan

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

adjectiveçıkarı olan

"The company is an interested party in the project. (Şirket projede çıkarı olan taraftır.)"

B2

latitude

noun

"The town lies at a latitude of about 52 degrees north. (Kasaba, ekvatorun yaklaşık 52 derece kuzeyinde yer alır.)"

Çevirmek için tıkla

latitude

nounEnlem.

"The town lies at a latitude of about 52 degrees north. (Kasaba, ekvatorun yaklaşık 52 derece kuzeyinde yer alır.)"

nounSerbestlik.

"The coach allowed the players some latitude in choosing their training times. (Antrenör, oyunculara antrenman saatlerini seçmede biraz hareket serbestliği tanıdı.)"

A2

tidy

adjective

"The kitchen is tidy. (Mutfak temiz ve düzenli.)"

Çevirmek için tıkla

tidy

adjectiveDüzenli.

"The kitchen is tidy. (Mutfak temiz ve düzenli.)"

verbEşyaları düzene koymak veya temizlemek.

"Please tidy your room. (Lütfen odanı topla.)"

Fiil Halleri

V1tidy
V2tidied
V3tidied
INGtidying

Deyimler / Öbekler

tidy up
Eşyaları toplamak ve düzene koymak.

"She tidied up before the guests arrived. (Misafirler gelmeden önce evi topladı.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A2

quietly

adverb

"The baby slept quietly. (Bebek sessizce uyudu.)"

Çevirmek için tıkla

quietly

adverbAz ses çıkararak; gürültü yapmadan.

"The baby slept quietly. (Bebek sessizce uyudu.)"

adverbGizlice.

"He quietly left the party. (O, partiden gizlice ayrıldı.)"

A2

marry

verb

"They will marry next month. (Onlar gelecek ay evlenecekler.)"

Çevirmek için tıkla

marry

verbEvlenmek.

"They will marry next month. (Onlar gelecek ay evlenecekler.)"

Fiil Halleri

V1marry
V2married
V3married
INGmarrying

Deyimler / Öbekler

marry off
birini (genellikle çocuğunu) evlendirmek

"They married off their daughter when she was nineteen. (Onlar kızlarını on dokuz yaşındayken evlendirdiler.)"

marry into
evlenerek bir ailenin parçası olmak

"He married into a wealthy family. (O, zengin bir ailenin parçası oldu.)"

B1

dim

adjective

"The room was lit by a single, dim bulb. (Oda tek, sönük bir ampulle aydınlatılıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

dim

adjectiveÇok parlak olmayan, loş veya sönük.

"The room was lit by a single, dim bulb. (Oda tek, sönük bir ampulle aydınlatılıyordu.)"

verbKısmak.

"The driver dimmed his headlights. (Sürücü farlarını kıstı.)"

adjective(Argo) Zeki olmayan, anlayışı kıt.

"He's a bit dim, so you might have to explain it twice. (O biraz anlayışı kıt, bu yüzden iki kez açıklaman gerekebilir.)"

Fiil Halleri

V1dim
V2dimmed
V3dimmed
INGdimming
B2

unlawful

adjective

"He was arrested for unlawful possession of a weapon. (Bir silahı izinsiz bulundurduğu için tutuklandı.)"

Çevirmek için tıkla

unlawful

adjectiveYasalara aykırı.

"He was arrested for unlawful possession of a weapon. (Bir silahı izinsiz bulundurduğu için tutuklandı.)"

A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
C2

restitution

noun

"The court ordered restitution of the stolen funds to the victims. (Mahkeme, çalınan paranın mağdurlara iade edilmesine karar verdi.)"

Çevirmek için tıkla

restitution

nounİade.

"The court ordered restitution of the stolen funds to the victims. (Mahkeme, çalınan paranın mağdurlara iade edilmesine karar verdi.)"

nounTazminat.

"She received restitution for the damage to her shop. (Dükkânına verilen zarar için tazminat aldı.)"

A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
C1

stoke

verb

"He stoked the fire to keep the cabin warm. (Kulübe sıcak kalsın diye ateşe odun ekledi.)"

Çevirmek için tıkla

stoke

verbateşe yakıt eklemek

"He stoked the fire to keep the cabin warm. (Kulübe sıcak kalsın diye ateşe odun ekledi.)"

verbduyguyu körüklemek

"The politician's speech stoked public anger. (Politikacının konuşması halkın öfkesini artırdı.)"

Fiil Halleri

V1stoke
V2stoked
V3stoked
INGstoking

Deyimler / Öbekler

stoke up
Ateşi veya sobayı yakıtla güçlendirmek; mecaz anlamda duyguyu körüklemek.

"She stoked up the stove before cooking. (Yemek yapmadan önce sobaya odun ekledi.)"

A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

B1

och

interjection

"Ah, sen yok musun, her zaman sorun çıkarıyorsun!"

Çevirmek için tıkla

och

interjectionAh, oh; şaşma, üzüntü veya kızgınlık anlatır.

"Ah, sen yok musun, her zaman sorun çıkarıyorsun!"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

resign

verb

"She resigned after the scandal. (Skandaldan sonra istifa etti.)"

Çevirmek için tıkla

resign

verbİstifa etmek.

"She resigned after the scandal. (Skandaldan sonra istifa etti.)"

verbisteksizce kabullenmek

"He resigned himself to the long wait. (Uzun beklemeyi istemese de kabullendi.)"

Fiil Halleri

V1resign
V2resigned
V3resigned
INGresigning

Deyimler / Öbekler

resign from
Resmî olarak bir görevden veya kurumdan ayrılmak.

"She resigned from the company last month. (Geçen ay şirketten istifa etti.)"

resign oneself to
Kaçınılmaz veya hoş olmayan bir şeyi kabullenmek.

"He resigned himself to the delay. (Gecikmeyi kabullenmek zorunda kaldı.)"

B2

parole

noun

"Just ask my parole officer. (Sadece şartlı tahliye memuruma sor.)"

Çevirmek için tıkla

parole

nounŞartlı tahliye.

"Just ask my parole officer. (Sadece şartlı tahliye memuruma sor.)"

verbŞartlı tahliye etmek.

"They paroled him after five years. (Onu beş yıl sonra şartlı tahliye ettiler.)"

Fiil Halleri

V1parole
V2paroled
V3paroled
INGparoling
B2

chase

verb

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

Çevirmek için tıkla

chase

verbkovalamak

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

verbelde etmeye çalışmak

"She is chasing a promotion at work. (O, iş yerinde terfi almaya çalışıyor.)"

nounKovalamaca.

"The police were in a long chase after the suspect. (Polis şüphelinin peşinde uzun bir kovalamaca yaptı.)"

Fiil Halleri

V1chase
V2chased
V3chased
INGchasing

Deyimler / Öbekler

chase after
birinin veya bir şeyin peşinden koşmak veya onu yakalamaya çalışmak

"He chased after the bus but missed it. (Otobüsün peşinden koştu ama yakalayamadı.)"

chase down
takip edip bulmak veya yakalamak

"They chased down the thief and caught him. (Hırsızı takip edip yakaladılar.)"

B1

thermometer

noun

"I used a thermometer to check my temperature. (Ateşimi ölçmek için termometre kullandım.)"

Çevirmek için tıkla

thermometer

nounTermometre.

"I used a thermometer to check my temperature. (Ateşimi ölçmek için termometre kullandım.)"

A2

accident

noun

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

Çevirmek için tıkla

accident

nounkaza

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

C1

pillage

verb

"But the key is to pillage early. (Ama işin püf noktası erkenden yağmalamaktır.)"

Çevirmek için tıkla

pillage

verbBir yeri zorla yağmalamak; değerli şeyleri ele geçirmek.

"But the key is to pillage early. (Ama işin püf noktası erkenden yağmalamaktır.)"

Fiil Halleri

V1pillage
V2pillaged
V3pillaged
INGpillaging
B1

dock

noun

"The ship waited at the dock for two hours. (Gemi iki saat boyunca rıhtımda bekledi.)"

Çevirmek için tıkla

dock

nounRıhtım

"The ship waited at the dock for two hours. (Gemi iki saat boyunca rıhtımda bekledi.)"

nounSanık kürsüsü

"He appeared in the dock for the hearing. (O, duruşma için sanık kürsüsünde hazır bulundu.)"

verbRıhtıma yanaştırmak.

"They docked the ferry at noon. (Onlar feribotu öğle vakti rıhtıma yanaştırdı.)"

verbMaaştan kesmek

"The company docked his pay for the missed shifts. (Şirket, kaçırdığı vardiyalar için maaşından kesinti yaptı.)"

Fiil Halleri

V1dock
V2docked
V3docked
INGdocking
C1

marine

adjective

"The university offers a course on marine biology. (Üniversite deniz biyolojisi dersi veriyor.)"

Çevirmek için tıkla

marine

adjectivedenizle ilgili

"The university offers a course on marine biology. (Üniversite deniz biyolojisi dersi veriyor.)"

noundeniz piyadesi

"He is a marine. (O bir deniz piyadesi.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

A2

pop

noun

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

Çevirmek için tıkla

pop

nounPatlama sesi.

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

nounPop müzik.

"She likes pop music. (O, yaygın olarak dinlenen hafif müziği seviyor.)"

verbPatlamak.

"The balloon popped. (Balon patladı.)"

verbUğramak.

"I'll pop into the shop for some milk. (Süt almak için dükkâna kısa süreliğine uğrayacağım.)"

Fiil Halleri

V1pop
V2popped
V3popped
INGpopping

Deyimler / Öbekler

pop in
kısa süreliğine uğramak

"Can you pop in later? (Daha sonra kısa süreliğine uğrayabilir misin?)"

pop out
kısa süreliğine dışarı çıkmak

"I need to pop out to the shop. (Dükkâna kısa süreliğine çıkmam gerekiyor.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

C1

convict

verb

"The jury convicted him of perjury. (Jüri onu yemin altında yalan söylediği gerekçesiyle suçlu buldu.)"

Çevirmek için tıkla

convict

verbsuçlu bulmak

"The jury convicted him of perjury. (Jüri onu yemin altında yalan söylediği gerekçesiyle suçlu buldu.)"

nounmahkum

"The prison is full of convicts. (Hapishane mahkumlarla dolu.)"

Fiil Halleri

V1convict
V2convicted
V3convicted
INGconvicting
A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A2

receive

verb

"I received a gift. (Bir hediye aldım.)"

Çevirmek için tıkla

receive

verbAlmak.

"I received a gift. (Bir hediye aldım.)"

Fiil Halleri

V1receive
V2received
V3received
INGreceiving
C1

surplus

noun

"The government reported a budget surplus this quarter. (Hükümet bu çeyrekte bütçe fazlası bildirdi.)"

Çevirmek için tıkla

surplus

nounFazlalık.

"The government reported a budget surplus this quarter. (Hükümet bu çeyrekte bütçe fazlası bildirdi.)"

adjectiveFazla.

"They stored the surplus supplies in a warehouse. (Fazla malzemeleri bir depoda sakladılar.)"

C1

correspondence

noun

"She kept all their correspondence for years. (O, yıllarca tüm yazışmalarını sakladı.)"

Çevirmek için tıkla

correspondence

nounyazışma

"She kept all their correspondence for years. (O, yıllarca tüm yazışmalarını sakladı.)"

nounuyum

"There is a clear correspondence between the survey results and the census data. (Anket sonuçları ile nüfus sayımı verileri arasında açık bir uyum var.)"

C1

intimate

adjective

"They shared an intimate conversation about their fears. (Korkuları hakkında çok samimi bir konuşma paylaştılar.)"

Çevirmek için tıkla

intimate

adjectiveÇok yakın ve samimi; duygusal olarak birbirine bağlı.

"They shared an intimate conversation about their fears. (Korkuları hakkında çok samimi bir konuşma paylaştılar.)"

adjectiveözel, kişisel

"He revealed intimate details of his childhood. (Çocukluğuyla ilgili çok özel ayrıntıları açıkladı.)"

verbDolaylı olarak söylemek veya ima etmek.

"She intimated that she might resign if changes weren't made. (Değişiklik yapılmazsa istifa edebileceğini dolaylı olarak ima etti.)"

nounyakın arkadaş, sırdaş

"He confided in his intimates about the decision. (Karar hakkında en yakın arkadaşlarına içini döktü.)"

adjectiveCinsel ilişki içeren, cinsel yakınlıkla ilgili.

"She was intimate with someone she trusted. (Güvendiği biriyle cinsel ilişki yaşıyordu.)"

Fiil Halleri

V1intimate
V2intimated
V3intimated
INGintimating
C2

feckless

adjective

"She lost her savings to feckless gamblers. (Biriktirdiği parasını sorumsuz kumarbazlara kaptırdı.)"

Çevirmek için tıkla

feckless

adjectivesorumsuz

"She lost her savings to feckless gamblers. (Biriktirdiği parasını sorumsuz kumarbazlara kaptırdı.)"

adjectiveetkisiz

"His feckless leadership led to failure. (Onun etkisiz yönetimi başarısızlığa yol açtı.)"

B2

entirely

adverb

"I entirely agree with your point. (Söylediğine tamamen katılıyorum.)"

Çevirmek için tıkla

entirely

adverbtamamen; eksiksiz şekilde

"I entirely agree with your point. (Söylediğine tamamen katılıyorum.)"

C1

standing

adjective

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

Çevirmek için tıkla

standing

adjectiveayakta

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

adjectiveSürekli.

"He has a standing invitation to visit their house. (Onların evini ziyaret etmesi için sürekli bir davetiyesi var.)"

nounbir kişinin toplumdaki saygınlığı veya sosyal konumu

"Her standing in the community grew after she started the charity. (Hayır kurumunu başlattıktan sonra toplumdaki saygınlığı arttı.)"

C1

charm

noun

"Her smile was her greatest charm. (Gülüşü onun en büyük çekiciliğiydi.)"

Çevirmek için tıkla

charm

nounÇekicilik.

"Her smile was her greatest charm. (Gülüşü onun en büyük çekiciliğiydi.)"

nounuğur, muska

"She wore a charm on her bracelet for luck. (O, bilekliğinde uğur getirdiğine inanılan küçük bir süs taktı.)"

verbKendi çekiciliğiyle birini etkilemek veya ikna etmek.

"He charmed the guests with his stories. (O, hikâyeleriyle konukları etkiledi.)"

Fiil Halleri

V1charm
V2charmed
V3charmed
INGcharming

Deyimler / Öbekler

charm into
Birini cazibesiyle bir şey yapmaya ikna etmek.

"She charmed him into helping her with the project. (O, projede ona yardım etmesi için onu cazibesiyle ikna etti.)"

B1

gesundheit

noun

"He sneezed loudly and I said gesundheit. (Yüksek sesle hapşırdı ve ben çok yaşa dedim.)"

Çevirmek için tıkla

gesundheit

nounÇok yaşa.

"He sneezed loudly and I said gesundheit. (Yüksek sesle hapşırdı ve ben çok yaşa dedim.)"

B1

friendship

noun

"Their friendship started at school. (Onların arkadaşlıkları okulda başladı.)"

Çevirmek için tıkla

friendship

nounarkadaşlık

"Their friendship started at school. (Onların arkadaşlıkları okulda başladı.)"

B1

goods

noun

"The company sent the goods yesterday. (Şirket malları dün gönderdi.)"

Çevirmek için tıkla

goods

nounmallar

"The company sent the goods yesterday. (Şirket malları dün gönderdi.)"