Kütüphaneye Dön
The Avengers
MOVIEENZor8.0

The Avengers

When an unexpected enemy emerges and threatens global safety and security, Nick Fury, director of the international peacekeeping agency known as S.H.I.E.L.D., finds himself in need of a team to pull the world back from the brink of disaster. Spanning the globe, a daring recruitment effort begins!

1.532

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1532 kelime
A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

B2

skull

noun

"The archaeologists uncovered a skull during the excavation. (Arkeologlar kazı sırasında bir kafatası ortaya çıkardılar.)"

Çevirmek için tıkla

skull

nounKafatası.

"The archaeologists uncovered a skull during the excavation. (Arkeologlar kazı sırasında bir kafatası ortaya çıkardılar.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

B1

despite

preposition

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

despite

preposition-e rağmen.

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

B1

bury

verb

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

Çevirmek için tıkla

bury

verbGömmek.

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

verbToprağa gömmek.

"She buried the box in the backyard. (Kutuyu arka bahçeye gömdü.)"

Fiil Halleri

V1bury
V2buried
V3buried
INGburying

Deyimler / Öbekler

bury oneself in
Bir işe veya etkinliğe tamamen dalmak; başka şeyleri unutarak yoğunlaşmak.

"After the exam she buried herself in studying. (Sınavdan sonra tamamen ders çalışmaya daldı.)"

bury the hatchet
Eski bir kavga veya anlaşmazlığı bitirip barışmak.

"They decided to bury the hatchet and be friends again. (Eski düşmanlıklarını bitirip tekrar arkadaş olmaya karar verdiler.)"

A1

fantastic

adjective

"The movie was fantastic. (Film çok iyiydi.)"

Çevirmek için tıkla

fantastic

adjectiveÇok iyi; hayranlık uyandıran.

"The movie was fantastic. (Film çok iyiydi.)"

adjectiveGerçek olmayan, hayal ürünü.

"He told a fantastic story about dragons. (O, ejderhalar hakkında gerçek olmayan bir hikâye anlattı.)"

A1

interested

adjective

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

Çevirmek için tıkla

interested

adjectiveilgi duyan

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

adjectiveçıkarı olan

"The company is an interested party in the project. (Şirket projede çıkarı olan taraftır.)"

B2

immortal

adjective

"The gods were immortal. (Tanrılar ölmeyen varlıklardı.)"

Çevirmek için tıkla

immortal

adjectiveölümsüz

"The gods were immortal. (Tanrılar ölmeyen varlıklardı.)"

nounÖlümsüz

"I am an immortal. (Ben ölmeyen bir varlığım.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

B1

submarine

noun

"The submarine stayed hidden beneath the waves during the mission. (Görev sırasında denizaltı dalgaların altında gizli kaldı.)"

Çevirmek için tıkla

submarine

nounDenizaltı (su altına dalabilen gemi)

"The submarine stayed hidden beneath the waves during the mission. (Görev sırasında denizaltı dalgaların altında gizli kaldı.)"

adjectiveSu altında bulunan; denizaltıyla ilgili.

"The crew repaired a submarine cable on the sea floor. (Mürettebat deniz tabanındaki denizaltı kablosunu tamir etti.)"

B2

override

verb

"The board overrode the manager's decision. (Yönetim kurulu, yöneticinin kararını yetkisiyle iptal etti.)"

Çevirmek için tıkla

override

verbgeçersiz kılmak

"The board overrode the manager's decision. (Yönetim kurulu, yöneticinin kararını yetkisiyle iptal etti.)"

verbayarı değiştirmek

"You can override the default setting in the menu. (Menüden varsayılan ayarı değiştirebilirsin.)"

noungeçersiz kılma

"The machine has an override for emergencies. (Makinenin acil durumlar için bir geçersiz kılma düğmesi var.)"

Fiil Halleri

V1override
V2overrode
V3overridden
INGoverriding
C1

chaos

noun

"After the storm, the streets were in chaos. (Fırtınadan sonra sokaklar kargaşa içindeydi.)"

Çevirmek için tıkla

chaos

nounKargaşa.

"After the storm, the streets were in chaos. (Fırtınadan sonra sokaklar kargaşa içindeydi.)"

A2

awesome

adjective

"The view from the top of the mountain was awesome. (Dağın tepesinden manzara harikaydı.)"

Çevirmek için tıkla

awesome

adjectiveHarika

"The view from the top of the mountain was awesome. (Dağın tepesinden manzara harikaydı.)"

A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
A2

one-way

adjective

"This is a one-way street. (Burası tek yönlü bir sokak.)"

Çevirmek için tıkla

one-way

adjectivetek yönlü

"This is a one-way street. (Burası tek yönlü bir sokak.)"

nounTek yön bilet.

"I bought a one-way to Madrid. (Madrid'e tek yönlü bir bilet aldım.)"

C1

balm

noun

"I put on shiny lip balm. (Parlak dudak kremi sürdüm.)"

Çevirmek için tıkla

balm

nounbalsam

"I put on shiny lip balm. (Parlak dudak kremi sürdüm.)"

nounBirine rahatlama veya teselli veren şey.

"Her kind words were a balm to him. (Onun nazik sözleri ona teselli oldu.)"

B2

input

noun

"The system requires user input. (Sistem kullanıcıdan veri girişi istiyor.)"

Çevirmek için tıkla

input

nounGirdi.

"The system requires user input. (Sistem kullanıcıdan veri girişi istiyor.)"

nounGörüş.

"We need more input from the team. (Takımdan daha fazla görüşe ihtiyacımız var.)"

verbGirmek.

"Please input the numbers into the spreadsheet. (Lütfen sayıları hesap tablosuna girin.)"

Fiil Halleri

V1input
V2input
V3input
INGinputting
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

A2

circle

noun

"Draw a circle on the paper. (Kâğıda bir daire çiz.)"

Çevirmek için tıkla

circle

nounDaire, yuvarlak şekil.

"Draw a circle on the paper. (Kâğıda bir daire çiz.)"

nounGrup, çevre.

"She has a small circle of friends. (Onun küçük bir arkadaş çevresi var.)"

verbÇevresinde dönmek.

"The birds circled above the house. (Kuşlar evin üzerinde döndü.)"

verbDaire içine almak.

"Circle the correct answer. (Doğru cevabı daire içine al.)"

Fiil Halleri

V1circle
V2circled
V3circled
INGcircling

Deyimler / Öbekler

circle around
Etrafında dönmek.

"The plane circled around the airport. (Uçak havaalanının etrafında döndü.)"

A2

accident

noun

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

Çevirmek için tıkla

accident

nounkaza

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

B1

escape

verb

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

Çevirmek için tıkla

escape

verbkaçmak

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

nounKaçış.

"He made a daring escape. (O, cüretkar bir kaçış gerçekleştirdi.)"

Fiil Halleri

V1escape
V2escaped
V3escaped
INGescaping

Deyimler / Öbekler

escape into
Gerçeklikten veya sıkıcı bir durumdan kaçmak için hayali bir dünyaya veya farklı bir aktiviteye sığınmak.

"She often escapes into a world of fantasy novels. (O, sık sık fantezi romanları dünyasına kaçar.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A2

hammer

noun

"He used a hammer to build the birdhouse. (O, kuş evi yapmak için bir çekiç kullandı.)"

Çevirmek için tıkla

hammer

nounÇekiç

"He used a hammer to build the birdhouse. (O, kuş evi yapmak için bir çekiç kullandı.)"

verbÇekiçle çakmak.

"She hammered the nail into the wall. (O, çiviyi duvara çaktı.)"

verbFarkla yenmek

"Our team hammered their rivals 5-0. (Takımımız rakiplerini 5-0 gibi büyük bir farkla yendi.)"

Fiil Halleri

V1hammer
V2hammered
V3hammered
INGhammering

Deyimler / Öbekler

hammer out
Bir anlaşmayı veya çözümü tartışarak son hâline getirmek.

"They hammered out the contract after several meetings. (Birkaç toplantıdan sonra sözleşmeyi tartışarak son hâline getirdiler.)"

hammer away
Bir şeyi tekrar tekrar vurmak veya bir işi ısrarla yapmak.

"He hammered away at the old gate to open it. (Kapıyı açmak için eski kapıya tekrar tekrar vurdu.)"

C1

firefight

noun

"There was some sort of firefight outside the town. (Kasabanın dışında bir tür silahlı çatışma vardı.)"

Çevirmek için tıkla

firefight

nounSilahların kullanıldığı kısa çatışma.

"There was some sort of firefight outside the town. (Kasabanın dışında bir tür silahlı çatışma vardı.)"

A2

pilates

noun

"She started pilates to strengthen her core after her back pain. (Sırt ağrısından sonra vücudun orta kısmındaki kaslarını güçlendirmek için bu egzersizlere başladı.)"

Çevirmek için tıkla

pilates

nounegzersiz yöntemi

"She started pilates to strengthen her core after her back pain. (Sırt ağrısından sonra vücudun orta kısmındaki kaslarını güçlendirmek için bu egzersizlere başladı.)"

C1

standing

adjective

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

Çevirmek için tıkla

standing

adjectiveayakta

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

adjectiveSürekli.

"He has a standing invitation to visit their house. (Onların evini ziyaret etmesi için sürekli bir davetiyesi var.)"

nounbir kişinin toplumdaki saygınlığı veya sosyal konumu

"Her standing in the community grew after she started the charity. (Hayır kurumunu başlattıktan sonra toplumdaki saygınlığı arttı.)"

B2

kneel

verb

"He knelt to tie his son's shoelaces. (Oğlunun ayakkabı bağcıklarını bağlamak için dizlerinin üzerine çöktü.)"

Çevirmek için tıkla

kneel

verbdiz çökmek

"He knelt to tie his son's shoelaces. (Oğlunun ayakkabı bağcıklarını bağlamak için dizlerinin üzerine çöktü.)"

Fiil Halleri

V1kneel
V2knelt
V3knelt
INGkneeling

Deyimler / Öbekler

kneel down
Dizlerin üzerine daha belirgin şekilde inmek; diz çökmek.

"She knelt down beside the child. (Çocuğun yanında dizlerinin üzerine çöktü.)"

B2

rogue

noun

"He turned out to be a rogue who sold fake tickets. (O, sahte bilet satan bir serseriydi.)"

Çevirmek için tıkla

rogue

nounSerseri, düzenbaz kişi.

"He turned out to be a rogue who sold fake tickets. (O, sahte bilet satan bir serseriydi.)"

adjectiveKontrol dışı.

"A rogue processor was sending commands that crashed the system. (Kontrol dışı bir işlemci, sistemi çökerten komutlar gönderiyordu.)"

B2

secure

verb

"They secured the building before the storm. (Fırtına öncesi binayı güvenli hale getirdiler.)"

Çevirmek için tıkla

secure

verbGüvenceye almak

"They secured the building before the storm. (Fırtına öncesi binayı güvenli hale getirdiler.)"

verbElde etmek

"She secured a scholarship to study abroad. (Yurt dışında okumak için burs kazandı.)"

adjectiveGüvenli

"Is the house secure? (Ev güvenli mi?)"

adjectiveSağlam

"Make sure the ladder is secure. (Merdivenin sağlam bağlı olduğundan emin ol.)"

Fiil Halleri

V1secure
V2secured
V3secured
INGsecuring
A1

late

adjective

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

Çevirmek için tıkla

late

adjectiveGeç.

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

adjectiveMerhum.

"The late singer was very popular. (Ölen şarkıcı çok popülerdi.)"

adverbBeklenen zamandan sonra; geç biçimde.

"He arrived late. (O geç geldi.)"

B2

basically

adverb

"Basically, we can't afford it. (Aslında buna paramız yetmiyor.)"

Çevirmek için tıkla

basically

adverbtemelde

"Basically, we can't afford it. (Aslında buna paramız yetmiyor.)"

adverbkısacası

"Basically, the test is about grammar. (Kısacası, sınav dilbilgisiyle ilgili.)"

A1

last

adjective

"This is the last bus. (Bu son otobüs.)"

Çevirmek için tıkla

last

adjectiveSon.

"This is the last bus. (Bu son otobüs.)"

adjectiveZamanda hemen önceki; geçen.

"I saw her last week. (Onu geçen hafta gördüm.)"

adverbEn son.

"She arrived last. (O en son geldi.)"

verbsürmek

"The film lasted two hours. (Film iki saat sürdü.)"

Fiil Halleri

V1last
V2lasted
V3lasted
INGlasting
A1

warm

adjective

"The soup is warm. (Çorba ılık.)"

Çevirmek için tıkla

warm

adjectiveBiraz sıcak; çok soğuk olmayan, ılık.

"The soup is warm. (Çorba ılık.)"

adjectiveDostça ve samimi davranan; sıcak kanlı.

"She gave me a warm smile. (Bana sıcak bir gülümseme verdi.)"

verbBir şeyi daha sıcak yapmak; ısıtmak.

"She warmed the milk. (O sütü ısıttı.)"

verbDaha sıcak hale gelmek; ısınmak.

"The room warmed quickly. (Oda çabuk ısındı.)"

Fiil Halleri

V1warm
V2warmed
V3warmed
INGwarming

Deyimler / Öbekler

warm up
Daha sıcak olmak veya bir şeyi daha sıcak yapmak; egzersiz öncesi ısınmak.

"Warm up before you run. (Koşmadan önce ısın.)"

C1

outmatch

verb

"Our team was completely outmatched by the champions. (Şampiyonlar takımımıza tamamen üstün geldi.)"

Çevirmek için tıkla

outmatch

verbÜstün gelmek, daha iyi olmak.

"Our team was completely outmatched by the champions. (Şampiyonlar takımımıza tamamen üstün geldi.)"

Fiil Halleri

V1outmatch
V2outmatched
V3outmatched
INGoutmatching
A2

messy

adjective

"My room is messy. (Odam dağınık.)"

Çevirmek için tıkla

messy

adjectiveDağınık.

"My room is messy. (Odam dağınık.)"

adjectiveKarışık ve sorunlu.

"The situation is messy. (Durum karışık ve sorunlu.)"

B2

basement

noun

"We keep the old boxes in the basement. (Eski kutuları bodrumda saklıyoruz.)"

Çevirmek için tıkla

basement

nounbodrum

"We keep the old boxes in the basement. (Eski kutuları bodrumda saklıyoruz.)"

A2

impossible

adjective

"It's impossible to lift that box. (O kutuyu kaldırmak imkansız.)"

Çevirmek için tıkla

impossible

adjectiveyapılamayan veya olması mümkün olmayan

"It's impossible to lift that box. (O kutuyu kaldırmak imkansız.)"

A1

anything

pronoun

"You can choose anything you like. (İstediğin herhangi bir şeyi seçebilirsin.)"

Çevirmek için tıkla

anything

pronounHerhangi bir şey.

"You can choose anything you like. (İstediğin herhangi bir şeyi seçebilirsin.)"

Fiil Halleri

V1
V2
V3
ING
A1

yesterday

adverb

"I saw her yesterday. (Dün onu gördüm.)"

Çevirmek için tıkla

yesterday

adverbDün.

"I saw her yesterday. (Dün onu gördüm.)"

nounBugünden önceki gün; dün.

"Yesterday was cold. (Dün soğuktu.)"

C2

feller

noun

"What's your name, feller? (Adın ne, dostum?)"

Çevirmek için tıkla

feller

noundost

"What's your name, feller? (Adın ne, dostum?)"

nounoduncu

"The feller worked all day in the forest. (Oduncu bütün gün ormanda çalıştı.)"

B1

weapon

noun

"The police found a weapon at the scene. (Polis olay yerinde bir silah buldu.)"

Çevirmek için tıkla

weapon

nounsilah

"The police found a weapon at the scene. (Polis olay yerinde bir silah buldu.)"

nounaraç

"Education can be a weapon against poverty. (Eğitim, yoksulluğa karşı güçlü bir araç olabilir.)"

B2

steady

adjective

"Hold the ladder steady. (Merdiveni sabit tut.)"

Çevirmek için tıkla

steady

adjectiveSabit.

"Hold the ladder steady. (Merdiveni sabit tut.)"

adjectiveDüzenli; sürekli.

"The company has shown steady growth. (Şirket düzenli büyüme gösterdi.)"

verbSabit tutmak.

"He steadied the vase with his hand. (O, vazoyu eliyle sabitledi.)"

verbKendini toparlamak veya sakinleşmek.

"She steadied herself before she spoke. (Konuşmadan önce kendini topladı.)"

Fiil Halleri

V1steady
V2steadied
V3steadied
INGsteadying

Deyimler / Öbekler

steady on
Sakinleşmek veya birine sakin ol demek.

"Steady on! Don't be so quick to judge. (Sakin ol! Bu kadar çabuk hükmetme.)"

A1

yes

adverb

"Are you coming? Yes, I am. (Geliyor musun? Evet, geliyorum.)"

Çevirmek için tıkla

yes

adverbevet

"Are you coming? Yes, I am. (Geliyor musun? Evet, geliyorum.)"

nounOlumlu yanıt, kabul.

"The committee gave a clear yes. (Komite net bir “evet” yanıtı verdi.)"

A2

yet

adverb

"Have you finished your homework yet? (Ödevini henüz bitirdin mi?)"

Çevirmek için tıkla

yet

adverbhenüz

"Have you finished your homework yet? (Ödevini henüz bitirdin mi?)"

conjunctionyine de

"He was tired, yet he continued working. (O yorgundu, yine de çalışmaya devam etti.)"

B2

genius

noun

"Albert Einstein was a genius. (Albert Einstein bir dahiydi.)"

Çevirmek için tıkla

genius

nounDahi.

"Albert Einstein was a genius. (Albert Einstein bir dahiydi.)"

nounOlağanüstü yetenek.

"She has a genius for music. (Onun müzikte olağanüstü bir yeteneği var.)"

adjectiveÇok yaratıcı veya çok akıllıca.

"That's a genius idea. (Bu çok zekice bir fikir.)"

A1

time

noun

"What time is it? (Saat kaç?)"

Çevirmek için tıkla

time

nounzaman, vakit

"What time is it? (Saat kaç?)"

nounkez, defa

"I have been there three times. (Oraya üç kez gittim.)"

verbzamanlamak; süresini ölçmek

"She timed the race. (O, yarışın süresini ölçtü.)"

Fiil Halleri

V1time
V2timed
V3timed
INGtiming

Deyimler / Öbekler

time out
mola vermek

"The coach called a time-out. (Antrenör mola verdi.)"

time off
izin (işten ayrılma veya ara verme)

"I'm taking time off tomorrow. (Yarın izin alıyorum.)"

B2

shadow

noun

"Her shadow was long on the pavement. (Gölgesi kaldırımda uzundu.)"

Çevirmek için tıkla

shadow

nounGölge

"Her shadow was long on the pavement. (Gölgesi kaldırımda uzundu.)"

nounGizli takipçi.

"A shadow followed the actor from the hotel to the car. (Oyuncuyu otelden arabaya kadar biri gizlice takip etti.)"

verbYakından takip etmek

"The journalist shadowed the minister for a week. (Gazeteci bakanı bir hafta boyunca yakın takip etti.)"

verbGölgelemek; üzerine gölge düşürmek ya da karartmak.

"Tall trees shadowed the garden in the afternoon. (Uzun ağaçlar öğleden sonra bahçeyi gölgeledi.)"

Fiil Halleri

V1shadow
V2shadowed
V3shadowed
INGshadowing