Kütüphaneye Dön
The Great Dictator
MOVIEENZor8.3

The Great Dictator

Dictator Adenoid Hynkel tries to expand his empire while a poor Jewish barber tries to avoid persecution from Hynkel's regime.

1.453

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1453 kelime
A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B1

victim

noun

"The victims of the car crash were treated at the scene. (Trafik kazasında zarar görenler olay yerinde tedavi edildi.)"

Çevirmek için tıkla

victim

nounKurban.

"The victims of the car crash were treated at the scene. (Trafik kazasında zarar görenler olay yerinde tedavi edildi.)"

A2

toward

preposition

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

Çevirmek için tıkla

toward

prepositionDoğru.

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

prepositionKarşı.

"He was very kind toward the children. (O, çocuklara karşı çok nazikti.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

B2

diversion

noun

"I'm gonna create a diversion. (Dikkat dağıtacağım.)"

Çevirmek için tıkla

diversion

nounDikkat dağıtma, şaşırtma.

"I'm gonna create a diversion. (Dikkat dağıtacağım.)"

nounYolun başka bir yöne çevrilmesi; alternatif güzergâh.

"The road was closed, so we had to follow a diversion. (Yol kapalıydı, bu yüzden alternatif güzergâhı takip etmek zorunda kaldık.)"

B2

obey

verb

"Soldiers must obey orders. (Askerler emirlere uymak zorundadır.)"

Çevirmek için tıkla

obey

verbitaat etmek

"Soldiers must obey orders. (Askerler emirlere uymak zorundadır.)"

Fiil Halleri

V1obey
V2obeyed
V3obeyed
INGobeying
A2

tidy

adjective

"The kitchen is tidy. (Mutfak temiz ve düzenli.)"

Çevirmek için tıkla

tidy

adjectiveDüzenli.

"The kitchen is tidy. (Mutfak temiz ve düzenli.)"

verbEşyaları düzene koymak veya temizlemek.

"Please tidy your room. (Lütfen odanı topla.)"

Fiil Halleri

V1tidy
V2tidied
V3tidied
INGtidying

Deyimler / Öbekler

tidy up
Eşyaları toplamak ve düzene koymak.

"She tidied up before the guests arrived. (Misafirler gelmeden önce evi topladı.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A1

policeman

noun

"The policeman helped the lost child. (Erkek polis memuru kaybolan çocuğa yardım etti.)"

Çevirmek için tıkla

policeman

nounErkek polis memuru.

"The policeman helped the lost child. (Erkek polis memuru kaybolan çocuğa yardım etti.)"

B1

submarine

noun

"The submarine stayed hidden beneath the waves during the mission. (Görev sırasında denizaltı dalgaların altında gizli kaldı.)"

Çevirmek için tıkla

submarine

nounDenizaltı (su altına dalabilen gemi)

"The submarine stayed hidden beneath the waves during the mission. (Görev sırasında denizaltı dalgaların altında gizli kaldı.)"

adjectiveSu altında bulunan; denizaltıyla ilgili.

"The crew repaired a submarine cable on the sea floor. (Mürettebat deniz tabanındaki denizaltı kablosunu tamir etti.)"

C1

liberty

noun

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

Çevirmek için tıkla

liberty

nounÖzgürlük.

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

nounRahat davranma (izinsiz).

"I took the liberty of adjusting the schedule. (Programı izin almadan değiştirdim.)"

A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
B2

propeller

noun

"The boat's propeller started turning when the engine was on. (Motor çalışınca teknenin pervanesi dönmeye başladı.)"

Çevirmek için tıkla

propeller

nounPervane

"The boat's propeller started turning when the engine was on. (Motor çalışınca teknenin pervanesi dönmeye başladı.)"

A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

demonstration

noun

"Thousands of people joined the demonstration against the new law. (Binlerce kişi yeni yasaya karşı düzenlenen gösteriye katıldı.)"

Çevirmek için tıkla

demonstration

nounGösteri, protesto yürüyüşü.

"Thousands of people joined the demonstration against the new law. (Binlerce kişi yeni yasaya karşı düzenlenen gösteriye katıldı.)"

nounGösterme, uygulamalı açıklama.

"The teacher gave a demonstration of how to use the new equipment. (Öğretmen yeni ekipmanın nasıl kullanılacağını uygulamalı olarak gösterdi.)"

A1

maiden

noun

"and the maiden fair... ♪ (ve güzel genç kız...)"

Çevirmek için tıkla

maiden

nounGenç kız; evlenmemiş genç kadın.

"and the maiden fair... ♪ (ve güzel genç kız...)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

B2

cheesy

adjective

"The pasta tasted cheesy. (Makarna peynir tadı veriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

cheesy

adjectivePeynir tadı veren veya peynirle ilgili.

"The pasta tasted cheesy. (Makarna peynir tadı veriyordu.)"

adjectiveyapmacık

""Slim Pickins"? That is so cheesy. ("Slim Pickins"? Bu çok yapmacık.)"

C1

ceaseless

adjective

"It was a palace of ceaseless wonder. (Burası durmaksızın hayranlık uyandıran bir saraydı.)"

Çevirmek için tıkla

ceaseless

adjectivehiç durmayan; aralıksız devam eden

"It was a palace of ceaseless wonder. (Burası durmaksızın hayranlık uyandıran bir saraydı.)"

B1

escape

verb

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

Çevirmek için tıkla

escape

verbkaçmak

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

nounKaçış.

"He made a daring escape. (O, cüretkar bir kaçış gerçekleştirdi.)"

Fiil Halleri

V1escape
V2escaped
V3escaped
INGescaping

Deyimler / Öbekler

escape into
Gerçeklikten veya sıkıcı bir durumdan kaçmak için hayali bir dünyaya veya farklı bir aktiviteye sığınmak.

"She often escapes into a world of fantasy novels. (O, sık sık fantezi romanları dünyasına kaçar.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A2

receive

verb

"I received a gift. (Bir hediye aldım.)"

Çevirmek için tıkla

receive

verbAlmak.

"I received a gift. (Bir hediye aldım.)"

Fiil Halleri

V1receive
V2received
V3received
INGreceiving
C1

declaration

noun

"The government issued a declaration of emergency. (Hükümet olağanüstü hal ilan etti.)"

Çevirmek için tıkla

declaration

nounAçıklama.

"The government issued a declaration of emergency. (Hükümet olağanüstü hal ilan etti.)"

nounresmî yazılı beyan

"She filed a declaration with the tax office. (O, vergi dairesine bir vergi beyannamesi verdi.)"

C2

beau

noun

"Your homicidal beau might be. (Senin cinayet işleyebilecek erkek sevgilin olabilir.)"

Çevirmek için tıkla

beau

nounerkek sevgili

"Your homicidal beau might be. (Senin cinayet işleyebilecek erkek sevgilin olabilir.)"

C1

blockhead

noun

"He can be a real blockhead sometimes. (O bazen gerçekten aptal olabiliyor.)"

Çevirmek için tıkla

blockhead

nounaptal

"He can be a real blockhead sometimes. (O bazen gerçekten aptal olabiliyor.)"

B1

friendship

noun

"Their friendship started at school. (Onların arkadaşlıkları okulda başladı.)"

Çevirmek için tıkla

friendship

nounarkadaşlık

"Their friendship started at school. (Onların arkadaşlıkları okulda başladı.)"

B1

till

preposition

"I will be at the office till 6 PM. (Akşam 6'ya kadar ofiste olacağım.)"

Çevirmek için tıkla

till

preposition-e kadar

"I will be at the office till 6 PM. (Akşam 6'ya kadar ofiste olacağım.)"

conjunction-inceye kadar

"Let's wait till the bus comes. (Otobüs gelinceye kadar bekleyelim.)"

verbToprağı sürmek.

"Farmers till the soil before planting seeds. (Çiftçiler tohum ekmeden önce toprağı sürer.)"

nounkasa

"The robber emptied the till. (Soyguncu kasayı boşalttı.)"

Fiil Halleri

V1till
V2tilled
V3tilled
INGtilling
A2

attend

verb

"I attended the conference. (Konferansa katıldım.)"

Çevirmek için tıkla

attend

verbBir etkinliğe ya da toplantıya katılmak.

"I attended the conference. (Konferansa katıldım.)"

Fiil Halleri

V1attend
V2attended
V3attended
INGattending
B2

secure

verb

"They secured the building before the storm. (Fırtına öncesi binayı güvenli hale getirdiler.)"

Çevirmek için tıkla

secure

verbGüvenceye almak

"They secured the building before the storm. (Fırtına öncesi binayı güvenli hale getirdiler.)"

verbElde etmek

"She secured a scholarship to study abroad. (Yurt dışında okumak için burs kazandı.)"

adjectiveGüvenli

"Is the house secure? (Ev güvenli mi?)"

adjectiveSağlam

"Make sure the ladder is secure. (Merdivenin sağlam bağlı olduğundan emin ol.)"

Fiil Halleri

V1secure
V2secured
V3secured
INGsecuring
A1

seventy-five

number

"There are seventy-five students in the class. (Sınıfta yetmiş beş öğrenci var.)"

Çevirmek için tıkla

seventy-five

number75 sayısını gösteren sözcük.

"There are seventy-five students in the class. (Sınıfta yetmiş beş öğrenci var.)"

A1

late

adjective

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

Çevirmek için tıkla

late

adjectiveGeç.

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

adjectiveMerhum.

"The late singer was very popular. (Ölen şarkıcı çok popülerdi.)"

adverbBeklenen zamandan sonra; geç biçimde.

"He arrived late. (O geç geldi.)"

A2

continue

verb

"Please continue your story. (Lütfen hikayene devam et.)"

Çevirmek için tıkla

continue

verbDevam etmek.

"Please continue your story. (Lütfen hikayene devam et.)"

Fiil Halleri

V1continue
V2continued
V3continued
INGcontinuing
A1

hat

noun

"I have a new hat. (Yeni bir şapkam var.)"

Çevirmek için tıkla

hat

nounşapka

"I have a new hat. (Yeni bir şapkam var.)"

A2

realize

verb

"I realized my mistake. (Hatamı fark ettim.)"

Çevirmek için tıkla

realize

verbBir şeyin farkına varmak, anlamak.

"I realized my mistake. (Hatamı fark ettim.)"

verbGerçekleştirmek, hayata geçirmek.

"She realized her dream of becoming a doctor. (Doktor olma hayalini gerçekleştirdi.)"

Fiil Halleri

V1realize
V2realized
V3realized
INGrealizing
A1

last

adjective

"This is the last bus. (Bu son otobüs.)"

Çevirmek için tıkla

last

adjectiveSon.

"This is the last bus. (Bu son otobüs.)"

adjectiveZamanda hemen önceki; geçen.

"I saw her last week. (Onu geçen hafta gördüm.)"

adverbEn son.

"She arrived last. (O en son geldi.)"

verbsürmek

"The film lasted two hours. (Film iki saat sürdü.)"

Fiil Halleri

V1last
V2lasted
V3lasted
INGlasting
A2

weight

noun

"The weight of the box is 20 kilograms. (Kutunun ağırlığı 20 kilogram.)"

Çevirmek için tıkla

weight

nounAğırlık, kilo.

"The weight of the box is 20 kilograms. (Kutunun ağırlığı 20 kilogram.)"

nounÖnem.

"His opinion carries a lot of weight. (Onun görüşü büyük önem taşıyor.)"

verbAğırlaştırmak.

"The snow weighted down the branches. (Kar dalları ağırlaştırdı.)"

Fiil Halleri

V1weight
V2weighted
V3weighted
INGweighting
B2

compact

adjective

"She bought a compact camera for travel. (Seyahat için kompakt bir fotoğraf makinesi aldı.)"

Çevirmek için tıkla

compact

adjectivekompakt, az yer kaplayan

"She bought a compact camera for travel. (Seyahat için kompakt bir fotoğraf makinesi aldı.)"

nounpudra kabı

"Do you have a compact in your purse? (Çantanda pudra kabı var mı?)"

nounanlaşma, sözleşme

"The two towns made a compact to share resources. (İki kasaba kaynakları paylaşmak için bir anlaşma yaptı.)"

verbsıkıştırmak, daha yoğun hâle getirmek

"The machine compacts the waste before disposal. (Makine atıkları bertaraf etmeden önce sıkıştırıyor.)"

Fiil Halleri

V1compact
V2compacted
V3compacted
INGcompacting
A2

impossible

adjective

"It's impossible to lift that box. (O kutuyu kaldırmak imkansız.)"

Çevirmek için tıkla

impossible

adjectiveyapılamayan veya olması mümkün olmayan

"It's impossible to lift that box. (O kutuyu kaldırmak imkansız.)"

C1

antiaircraft

adjective

"Antiaircraft missiles were deployed around the airport. (Uçaksavar füzeleri havaalanı çevresine yerleştirildi.)"

Çevirmek için tıkla

antiaircraft

adjectiveUçaklara karşı olan

"Antiaircraft missiles were deployed around the airport. (Uçaksavar füzeleri havaalanı çevresine yerleştirildi.)"

nounUçaksavar

"The antiaircraft guns opened fire. (Uçaksavar topları ateş açtı.)"

A1

anything

pronoun

"You can choose anything you like. (İstediğin herhangi bir şeyi seçebilirsin.)"

Çevirmek için tıkla

anything

pronounHerhangi bir şey.

"You can choose anything you like. (İstediğin herhangi bir şeyi seçebilirsin.)"

Fiil Halleri

V1
V2
V3
ING
A1

yesterday

adverb

"I saw her yesterday. (Dün onu gördüm.)"

Çevirmek için tıkla

yesterday

adverbDün.

"I saw her yesterday. (Dün onu gördüm.)"

nounBugünden önceki gün; dün.

"Yesterday was cold. (Dün soğuktu.)"

B2

steady

adjective

"Hold the ladder steady. (Merdiveni sabit tut.)"

Çevirmek için tıkla

steady

adjectiveSabit.

"Hold the ladder steady. (Merdiveni sabit tut.)"

adjectiveDüzenli; sürekli.

"The company has shown steady growth. (Şirket düzenli büyüme gösterdi.)"

verbSabit tutmak.

"He steadied the vase with his hand. (O, vazoyu eliyle sabitledi.)"

verbKendini toparlamak veya sakinleşmek.

"She steadied herself before she spoke. (Konuşmadan önce kendini topladı.)"

Fiil Halleri

V1steady
V2steadied
V3steadied
INGsteadying

Deyimler / Öbekler

steady on
Sakinleşmek veya birine sakin ol demek.

"Steady on! Don't be so quick to judge. (Sakin ol! Bu kadar çabuk hükmetme.)"

A1

early

adjective

"We took an early train. (Biz erken bir trene bindik.)"

Çevirmek için tıkla

early

adjectiveBeklenen veya normal zamandan önce olan.

"We took an early train. (Biz erken bir trene bindik.)"

adverbErken.

"I woke up early. (Erken uyandım.)"