Kütüphaneye Dön
WALL·E
MOVIEENZor8.1

WALL·E

After hundreds of years doing what he was built for, WALL•E— a robot designed to clean up the earth—discovers a new purpose in life when he meets a sleek search robot named EVE. EVE comes to realize that WALL•E has inadvertently stumbled upon the key to the planet's future, and races back to space to report to the humans. Meanwhile, WALL•E chases EVE across the galaxy and sets into motion one of the most imaginative adventures ever brought to the big screen.

674

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

674 kelime
B2

autopilot

noun

"The boat's autopilot kept it on course. (Teknenin otomatik pilotu onu rotada tuttu.)"

Çevirmek için tıkla

autopilot

nounotomatik pilot

"The boat's autopilot kept it on course. (Teknenin otomatik pilotu onu rotada tuttu.)"

nounotomatik çalışma

"After doing the same job for years, he was working on autopilot and made a mistake. (Aynı işi yıllarca yaptıktan sonra işi düşünmeden otomatik olarak yapıyordu ve hata yaptı.)"

A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

A2

yay

adverb

"We won the game, yay! (Maçı kazandık, yaşasın!)"

Çevirmek için tıkla

yay

adverbyaşasın

"We won the game, yay! (Maçı kazandık, yaşasın!)"

B1

unchanged

adjective

"Your position in life remains unchanged. (Hayattaki yerin aynı kaldı.)"

Çevirmek için tıkla

unchanged

adjectivedeğişmemiş; önceki haliyle aynı kalan

"Your position in life remains unchanged. (Hayattaki yerin aynı kaldı.)"

B1

range

noun

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

Çevirmek için tıkla

range

nounmenzil

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

nounçeşitlilik

"The store offers a wide range of products. (Mağaza geniş bir ürün yelpazesi sunuyor.)"

Fiil Halleri

V1range
V2ranged
V3ranged
INGranging

Deyimler / Öbekler

range from
Belirli sınırlar arasında değişmek veya çeşitlilik göstermek (genellikle 'to' ile kullanılır).

"Prices range from $10 to $50. (Fiyatlar 10 ile 50 dolar arasında değişiyor.)"

B2

derive

verb

"Derive conclusions from the data. (Verilerden sonuçlar çıkar.)"

Çevirmek için tıkla

derive

verbBir kaynaktan elde etmek ya da türetmek.

"Derive conclusions from the data. (Verilerden sonuçlar çıkar.)"

Fiil Halleri

V1derive
V2derived
V3derived
INGderiving
B2

virtual

adjective

"They held a virtual conference because travel was impossible. (Seyahat imkansız olduğu için onlar sanal bir konferans düzenlediler.)"

Çevirmek için tıkla

virtual

adjectivesanal

"They held a virtual conference because travel was impossible. (Seyahat imkansız olduğu için onlar sanal bir konferans düzenlediler.)"

adjectivefiili

"After the boss left, she was the virtual head of the department. (Patron ayrıldıktan sonra o bölümün fiilen başı oldu.)"

A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

B2

superficial

adjective

"The painting had only superficial scratches. (Tablonun sadece yüzeysel çizikleri vardı.)"

Çevirmek için tıkla

superficial

adjectiveYüzeysel

"The painting had only superficial scratches. (Tablonun sadece yüzeysel çizikleri vardı.)"

adjectiveSığ

"Her comments about the problem were superficial. (Sorun hakkındaki yorumları sığdı.)"

B1

bloom

noun

"The roses are in full bloom. (Güller tamamen açmış durumda.)"

Çevirmek için tıkla

bloom

nounÇiçek; çiçeklenme

"The roses are in full bloom. (Güller tamamen açmış durumda.)"

verbÇiçek açmak

"The flowers bloom in spring. (Çiçekler ilkbaharda açar.)"

verbGelişmek, serpilmek

"She bloomed after moving to the new school. (Yeni okula geçtikten sonra kendini geliştirdi.)"

Fiil Halleri

V1bloom
V2bloomed
V3bloomed
INGblooming
A1

outside

adverb

"The children are playing outside. (Çocuklar dışarıda oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

outside

adverbİçeride değil; açık havada.

"The children are playing outside. (Çocuklar dışarıda oynuyor.)"

prepositionBir şeyin dış tarafında; içine değil.

"There is a cat outside the house. (Evin dışında bir kedi var.)"

adjectiveBir şeyin dış kısmına ait; dıştaki.

"The outside wall is blue. (Dış duvar mavi.)"

B1

pour

verb

"She poured milk into the glass. (O, bardağa süt döktü.)"

Çevirmek için tıkla

pour

verbdökmek

"She poured milk into the glass. (O, bardağa süt döktü.)"

verbŞiddetli yağmur yağmak.

"It started to pour during our walk. (Yürüyüş sırasında şiddetli yağmur başladı.)"

Fiil Halleri

V1pour
V2poured
V3poured
INGpouring

Deyimler / Öbekler

pour out
Duyguları veya düşünceleri açıkça ve içten söylemek.

"She poured out her feelings to her friend. (O, duygularını arkadaşına içten anlattı.)"

pour down
Çok şiddetli yağmur yağmak.

"It poured down all afternoon. (Tüm öğleden sonra şiddetli yağmur yağdı.)"

A2

effect

noun

"The change had an effect on everyone's work. (Değişiklik herkesin işi üzerinde bir etki yaptı.)"

Çevirmek için tıkla

effect

nounSonuç, etki.

"The change had an effect on everyone's work. (Değişiklik herkesin işi üzerinde bir etki yaptı.)"

B1

despite

preposition

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

despite

preposition-e rağmen.

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

B2

cruise

verb

"We will cruise around the Mediterranean next month. (Gelecek ay Akdeniz'de bir gemiyle tura çıkacağız.)"

Çevirmek için tıkla

cruise

verbgenellikle gemiyle tatil amaçlı gezmek

"We will cruise around the Mediterranean next month. (Gelecek ay Akdeniz'de bir gemiyle tura çıkacağız.)"

verbRahat ve sabit hızla ilerlemek.

"The car cruised along the highway at 90 km/h. (Araba otoyolda saatte 90 kilometre ile rahat ve sabit bir hızla ilerledi.)"

nounGemi yolculuğu.

"They booked a week-long cruise. (Onlar bir haftalık gemiyle tatil yolculuğu için rezervasyon yaptılar.)"

Fiil Halleri

V1cruise
V2cruised
V3cruised
INGcruising

Deyimler / Öbekler

cruise along
rahat ve sabit bir hızla ilerlemek

"We cruised along the coast. (Kıyı boyunca rahat ve sabit bir hızla ilerledik.)"

cruise through
bir şeyi kolaylıkla veya hızlıca tamamlamak

"She cruised through the exam. (Sınavı kolaylıkla geçti.)"

A1

message

noun

"I got a message from my friend. (Arkadaşımdan bir ileti aldım.)"

Çevirmek için tıkla

message

nounmesaj

"I got a message from my friend. (Arkadaşımdan bir ileti aldım.)"

verbmesaj göndermek

"She messaged me yesterday. (O dün bana ileti gönderdi.)"

Fiil Halleri

V1message
V2messaged
V3messaged
INGmessaging
B2

recall

verb

"I can't recall his name. (İsmini hatırlayamıyorum.)"

Çevirmek için tıkla

recall

verbHatırlamak

"I can't recall his name. (İsmini hatırlayamıyorum.)"

verbgeri çağırmak

"The manufacturer recalled the defective phones. (Üretici kusurlu telefonları geri çağırdı.)"

nounHatırlama

"Her recall for dates is excellent. (Tarihler konusunda hatırlama yeteneği çok iyi.)"

noungeri çağırma

"There was a recall of the toys after the safety tests. (Güvenlik testlerinden sonra oyuncaklar geri çağrıldı.)"

Fiil Halleri

V1recall
V2recalled
V3recalled
INGrecalling
A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

who

pronoun

"Who is that? (O kim?)"

Çevirmek için tıkla

who

pronounKim.

"Who is that? (O kim?)"

pronounilgi zamiri

"The woman who called is my sister. (Telefon eden kadın benim kız kardeşim.)"

pronoun…-en kişi.

"She is the friend who helped me. (O, bana yardım eden arkadaş.)"

A2

human

noun

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

Çevirmek için tıkla

human

nounİnsan, insanlık

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

adjectiveİnsani, insancıl

"It's human to make mistakes. (Hata yapmak insana özgüdür.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A1

ago

adverb

"She left two hours ago. (İki saat önce ayrıldı.)"

Çevirmek için tıkla

ago

adverbGeçmişte belirli bir zaman önce.

"She left two hours ago. (İki saat önce ayrıldı.)"

A1

why

adverb

"Why are you late? (Neden geç kaldın?)"

Çevirmek için tıkla

why

adverbNeden.

"Why are you late? (Neden geç kaldın?)"

adverbBu yüzden

"He was tired, that's why he slept early. (O yorgundu, bu yüzden erken yattı.)"

B2

override

verb

"The board overrode the manager's decision. (Yönetim kurulu, yöneticinin kararını yetkisiyle iptal etti.)"

Çevirmek için tıkla

override

verbgeçersiz kılmak

"The board overrode the manager's decision. (Yönetim kurulu, yöneticinin kararını yetkisiyle iptal etti.)"

verbayarı değiştirmek

"You can override the default setting in the menu. (Menüden varsayılan ayarı değiştirebilirsin.)"

noungeçersiz kılma

"The machine has an override for emergencies. (Makinenin acil durumlar için bir geçersiz kılma düğmesi var.)"

Fiil Halleri

V1override
V2overrode
V3overridden
INGoverriding
C1

cease

verb

"Hostilities finally ceased after the peace agreement was signed. (Barış anlaşması imzalandıktan sonra düşmanlıklar sonunda sona erdi.)"

Çevirmek için tıkla

cease

verbsona ermek

"Hostilities finally ceased after the peace agreement was signed. (Barış anlaşması imzalandıktan sonra düşmanlıklar sonunda sona erdi.)"

Fiil Halleri

V1cease
V2ceased
V3ceased
INGceasing
A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
A1

nothing

pronoun

"There is nothing in the box. (Kutunun içinde hiçbir şey yok.)"

Çevirmek için tıkla

nothing

pronounHerhangi bir şeyin olmaması; hiçbir şey.

"There is nothing in the box. (Kutunun içinde hiçbir şey yok.)"

pronounÖnemsiz veya değersiz şey; sorun olmayan şey.

"The small mistake was nothing to worry about. (Küçük hata endişelenecek bir şey değildi.)"

A2

argument

noun

"They had an argument about the rules. (Onlar kurallar hakkında tartıştılar.)"

Çevirmek için tıkla

argument

nountartışma

"They had an argument about the rules. (Onlar kurallar hakkında tartıştılar.)"

noungerekçe

"She gave a good argument for saving money. (O para biriktirmek için iyi bir neden sundu.)"

B2

testing

noun

"Testing of the new software will begin next week. (Yeni yazılımın testi gelecek hafta başlayacak.)"

Çevirmek için tıkla

testing

nountest

"Testing of the new software will begin next week. (Yeni yazılımın testi gelecek hafta başlayacak.)"

adjectiveZor ve zorlayıcı; dayanıklılığı sınayan.

"It was a testing time for the whole family. (Tüm aile için zorlu bir dönemdi.)"

A1

lunch

noun

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

Çevirmek için tıkla

lunch

nounÖğle yemeği.

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

verbÖğle yemeği yemek.

"We lunched at a small cafe. (Küçük bir kafede öğle yemeği yedik.)"

Fiil Halleri

V1lunch
V2lunched
V3lunched
INGlunching
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

all-access

adjective

"They filmed an all-access documentary about the team. (Takım hakkında her yere girilebilen bir belgesel çektiler.)"

Çevirmek için tıkla

all-access

adjectiveHer yere açık

"They filmed an all-access documentary about the team. (Takım hakkında her yere girilebilen bir belgesel çektiler.)"

nounTüm alanlara giriş hakkı veren bilet veya izin.

"He bought all-access to the festival. (O, festivale tüm alanlara giriş hakkı veren bir bilet aldı.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A2

system

noun

"The heating system is broken. (Isıtma sistemi bozuk.)"

Çevirmek için tıkla

system

nounsistem

"The heating system is broken. (Isıtma sistemi bozuk.)"

nounDüzen.

"Our school has a new system for borrowing books. (Okulumuzun kitap ödünç alma için yeni bir düzeni var.)"

B1

balance

noun

"She lost her balance and fell. (Dengesi bozuldu ve düştü.)"

Çevirmek için tıkla

balance

nounDenge.

"She lost her balance and fell. (Dengesi bozuldu ve düştü.)"

nounHesap bakiyesi.

"Check your balance before you spend. (Harcamadan önce hesabınızda ne kadar para olduğunu kontrol edin.)"

verbDengelemek

"She balanced on one leg. (Tek ayak üzerinde dengede durdu.)"

Fiil Halleri

V1balance
V2balanced
V3balanced
INGbalancing

Deyimler / Öbekler

balance out
Bir şeyin etkisini diğer bir şeyle eşitlemek; telafi etmek.

"The gains may balance out the losses. (Kazançlar zararları dengeleyebilir.)"

balance on
Bir şeyin üzerinde dengede durmak.

"The gymnast balanced on the beam. (Jimnastikçi kirişin üzerinde dengede durdu.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

A1

grandma

noun

"My grandma is kind. (Büyükannem kibar.)"

Çevirmek için tıkla

grandma

nounAnne ya da babanın annesi.

"My grandma is kind. (Büyükannem kibar.)"

C1

ward

noun

"The children's ward is on the second floor. (Çocuk servisi ikinci kattadır.)"

Çevirmek için tıkla

ward

nounServis.

"The children's ward is on the second floor. (Çocuk servisi ikinci kattadır.)"

nounseçim bölgesi

"She represents the northern ward on the city council. (O, şehir meclisinde kuzey bölgesini temsil ediyor.)"

verbUzaklaştırmak.

"She warded off the dog with a stick. (Sopayla köpeği uzaklaştırdı.)"

Fiil Halleri

V1ward
V2warded
V3warded
INGwarding

Deyimler / Öbekler

ward off
Bir tehlike veya zarar verici şeyi uzak tutmak veya engellemek.

"He managed to ward off the attacker. (Saldırganı uzaklaştırmayı başardı.)"

B1

shine

verb

"The sun shines in the sky. (Güneş gökyüzünde parlar.)"

Çevirmek için tıkla

shine

verbParlamak.

"The sun shines in the sky. (Güneş gökyüzünde parlar.)"

verbBir işi çok iyi yapmak; başarılı olmak.

"She shines at math. (O, matematikte çok başarılıdır.)"

nounParlaklık.

"The shoes lost their shine. (Ayakkabılar parlaklıklarını kaybetti.)"

Fiil Halleri

V1shine
V2shone
V3shone
INGshining

Deyimler / Öbekler

shine through
Bir özellik veya duygu açıkça görünmek; ortaya çıkmak.

"His kindness shone through during the crisis. (Krizde onun iyiliği ortaya çıktı.)"

B1

various

adjective

"She has lived in various countries. (O, birçok farklı ülkede yaşadı.)"

Çevirmek için tıkla

various

adjectiveÇeşitli.

"She has lived in various countries. (O, birçok farklı ülkede yaşadı.)"

A2

attention

noun

"Her attention was on the book. (Onun dikkati kitaptaydı.)"

Çevirmek için tıkla

attention

nounBir şeye odaklanma veya onu fark etme.

"Her attention was on the book. (Onun dikkati kitaptaydı.)"

nounTıbbi bakım.

"The patient needs medical attention. (Hastanın tıbbi bakıma ihtiyacı var.)"

Deyimler / Öbekler

pay attention to
Bir şeye dikkat etmek; ona odaklanmak.

"Please pay attention to the road. (Lütfen yola dikkat et.)"

draw attention to
Bir şeyin fark edilmesini sağlamak; dikkat çekmek.

"The teacher drew attention to the mistake. (Öğretmen hataya dikkat çekti.)"

A2

pop

noun

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

Çevirmek için tıkla

pop

nounPatlama sesi.

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

nounPop müzik.

"She likes pop music. (O, yaygın olarak dinlenen hafif müziği seviyor.)"

verbPatlamak.

"The balloon popped. (Balon patladı.)"

verbUğramak.

"I'll pop into the shop for some milk. (Süt almak için dükkâna kısa süreliğine uğrayacağım.)"

Fiil Halleri

V1pop
V2popped
V3popped
INGpopping

Deyimler / Öbekler

pop in
kısa süreliğine uğramak

"Can you pop in later? (Daha sonra kısa süreliğine uğrayabilir misin?)"

pop out
kısa süreliğine dışarı çıkmak

"I need to pop out to the shop. (Dükkâna kısa süreliğine çıkmam gerekiyor.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
A1

routine

noun

"My morning routine includes brushing my teeth and getting dressed. (Sabah rutinim dişlerimi fırçalamayı ve giyinmeyi içerir.)"

Çevirmek için tıkla

routine

nounrutin

"My morning routine includes brushing my teeth and getting dressed. (Sabah rutinim dişlerimi fırçalamayı ve giyinmeyi içerir.)"

adjectiveRutin.

"It was just a routine check-up at the doctor's. (Bu sadece doktorda yapılan rutin bir kontroldü.)"

A1

air

noun

"There is fresh air outside. (Dışarıda temiz hava var.)"

Çevirmek için tıkla

air

nounSoluduğumuz gaz; etraftaki hava.

"There is fresh air outside. (Dışarıda temiz hava var.)"

verbOdaya taze hava sokmak; havalandırmak.

"Please air the room. (Lütfen odayı havalandır.)"

Fiil Halleri

V1air
V2aired
V3aired
INGairing

Deyimler / Öbekler

air out
Bir yeri veya giysiyi havalandırmak.

"They aired out the house. (Evi havalandırdılar.)"

C1

vie

verb

"Two companies are vying for the contract. (İki şirket sözleşme için kıyasıya yarışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

vie

verbyarışmak

"Two companies are vying for the contract. (İki şirket sözleşme için kıyasıya yarışıyor.)"

Fiil Halleri

V1vie
V2vied
V3vied
INGvying

Deyimler / Öbekler

vie for
bir ödül, görev veya pozisyon gibi bir şey için yarışmak

"Many athletes are vying for the gold medal. (Birçok sporcu altın madalya için yarışıyor.)"

vie with
bir rakip veya grupla rekabet etmek

"Small shops vie with large chains for customers. (Küçük dükkanlar müşteriler için büyük zincirlerle rekabet ediyor.)"