Kütüphaneye Dön
Apocalypse Now
MOVIEENZor8.3

Apocalypse Now

At the height of the Vietnam war, Captain Benjamin Willard is sent on a dangerous mission that, officially, "does not exist, nor will it ever exist." His goal is to locate - and eliminate - a mysterious Green Beret Colonel named Walter Kurtz, who has been leading his personal army on illegal guerrilla missions into enemy territory.

1.364

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1364 kelime
A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

A2

toward

preposition

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

Çevirmek için tıkla

toward

prepositionDoğru.

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

prepositionKarşı.

"He was very kind toward the children. (O, çocuklara karşı çok nazikti.)"

B1

victim

noun

"The victims of the car crash were treated at the scene. (Trafik kazasında zarar görenler olay yerinde tedavi edildi.)"

Çevirmek için tıkla

victim

nounKurban.

"The victims of the car crash were treated at the scene. (Trafik kazasında zarar görenler olay yerinde tedavi edildi.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
B2

skull

noun

"The archaeologists uncovered a skull during the excavation. (Arkeologlar kazı sırasında bir kafatası ortaya çıkardılar.)"

Çevirmek için tıkla

skull

nounKafatası.

"The archaeologists uncovered a skull during the excavation. (Arkeologlar kazı sırasında bir kafatası ortaya çıkardılar.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

weak

adjective

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

weak

adjectivegüçsüz

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

adjectivezayıf

"His excuse was weak. (Onun bahanesi zayıftı.)"

adjectiveİradesiz, iradesi zayıf.

"I couldn't say no to the cake; I'm weak. (Pastaya hayır diyemedim; iradem zayıf.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

A2

rock

noun

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

Çevirmek için tıkla

rock

nounKaya, taş.

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

nounRock müziği.

"My brother likes rock. (Ağabeyim rock müziğini sever.)"

verbSallamak, sallanmak.

"The boat rocked on the waves. (Tekne dalgaların üzerinde sallandı.)"

Fiil Halleri

V1rock
V2rocked
V3rocked
INGrocking

Deyimler / Öbekler

rock out
Rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlenmek.

"They rocked out at the concert. (Konserde rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlendiler.)"

B2

chief

noun

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

Çevirmek için tıkla

chief

nounlider

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

adjectiveEn önemli; esas olan.

"The chief reason is the high cost. (En önemli neden yüksek maliyettir.)"

A2

training

noun

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

Çevirmek için tıkla

training

nounEğitim, antrenman

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

B2

automatic

adjective

"The washing machine is automatic; it finishes the program by itself. (Çamaşır makinesi insan müdahalesi olmadan çalışır; programı kendi başına bitirir.)"

Çevirmek için tıkla

automatic

adjectiveOtomatik.

"The washing machine is automatic; it finishes the program by itself. (Çamaşır makinesi insan müdahalesi olmadan çalışır; programı kendi başına bitirir.)"

adjectiveDüşünmeden ya da refleks olarak yapılan.

"His reaction was automatic when he heard the noise. (Gürültüyü duyduğunda tepkisi düşünmeden oldu.)"

B2

lean

verb

"She leaned forward to hear the speaker. (Konuşmacıyı duyabilmek için öne doğru eğildi.)"

Çevirmek için tıkla

lean

verbEğilmek, yaslanmak.

"She leaned forward to hear the speaker. (Konuşmacıyı duyabilmek için öne doğru eğildi.)"

verbbirine güvenmek veya birine dayanmak

"When she felt sad, she leaned on her friends. (Üzgün hissettiğinde arkadaşlarına güvendi.)"

adjectiveince veya az yağlı; çok etli olmayan

"He has a lean build and runs fast. (İnce bir yapısı var ve hızlı koşuyor.)"

adjectiveKıt.

"After the bad season it was a lean year for the farm. (Kötü sezonun ardından çiftlik için geliri düşük bir yıl oldu.)"

Fiil Halleri

V1lean
V2leaned
V3leaned
INGleaning

Deyimler / Öbekler

lean on
birine güvenmek veya birine baskı yapmak

"You can lean on me if you need help. (Yardıma ihtiyacın olursa bana güvenebilirsin.)"

lean toward
bir fikir veya seçeneğe eğilim göstermek, onu tercih etmeye yakın olmak

"I'm leaning toward taking the job. (İşi kabul etmeye daha yakın hissediyorum.)"

B1

anyhow

adverb

"I don't like the plan, but we'll do it anyhow. (Planı sevmedim, ama yine de yapacağız.)"

Çevirmek için tıkla

anyhow

adverbher şeye rağmen; yine de

"I don't like the plan, but we'll do it anyhow. (Planı sevmedim, ama yine de yapacağız.)"

adverbumursamaz veya düzensiz bir şekilde

"He fixed the shelf anyhow and it fell down. (Rafı umursamazca sabitledi ve düştü.)"

B2

conduct

verb

"The team will conduct a survey next month. (Ekip gelecek ay bir anket yapacak.)"

Çevirmek için tıkla

conduct

verbyürütmek

"The team will conduct a survey next month. (Ekip gelecek ay bir anket yapacak.)"

verbdavranmak

"She conducted herself calmly during the crisis. (Kriz sırasında sakin davrandı.)"

nounDavranış.

"His conduct at the meeting surprised everyone. (Toplantıdaki davranışı herkesi şaşırttı.)"

nounYürütülme biçimi.

"The conduct of the negotiations was criticised. (Görüşmelerin yürütülme biçimi eleştirildi.)"

Fiil Halleri

V1conduct
V2conducted
V3conducted
INGconducting
B1

bite

verb

"The dog bit my hand. (Köpek elimi ısırdı.)"

Çevirmek için tıkla

bite

verbIsırmak

"The dog bit my hand. (Köpek elimi ısırdı.)"

nounIsırık

"He took a bite of the sandwich. (O, sandviçten bir ısırık aldı.)"

Fiil Halleri

V1bite
V2bit
V3bitten
INGbiting

Deyimler / Öbekler

bite off
1) Dişle koparmak. 2) Mecazi: gücünün üstünde bir işe girişmek.

"He bit off more than he could chew. (O, yapabileceğinden fazlasını üstlendi.)"

bite back
Sözle karşılık vermek veya bir şeyi söylemekten kendini tutmak.

"She wanted to say something rude but bit back. (O, kaba bir şey söylemek istedi ama kendini tuttu.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A2

regular

adjective

"This is a regular meeting. (Bu normal bir toplantıdır.)"

Çevirmek için tıkla

regular

adjectivenormal

"This is a regular meeting. (Bu normal bir toplantıdır.)"

adjectivebelirli aralıklarla olan

"The buses come at regular times. (Otobüsler belirli zamanlarda gelir.)"

nounsürekli gelen müşteri

"He is a regular at that café. (O, o kafeye sık sık giden bir müşteridir.)"

A1

fantastic

adjective

"The movie was fantastic. (Film çok iyiydi.)"

Çevirmek için tıkla

fantastic

adjectiveÇok iyi; hayranlık uyandıran.

"The movie was fantastic. (Film çok iyiydi.)"

adjectiveGerçek olmayan, hayal ürünü.

"He told a fantastic story about dragons. (O, ejderhalar hakkında gerçek olmayan bir hikâye anlattı.)"

C1

groovy

adjective

"Or should I say, "groovy poster"? (Yoksa 'havalı afiş' mı demeliyim?)"

Çevirmek için tıkla

groovy

adjectivehavalı

"Or should I say, "groovy poster"? (Yoksa 'havalı afiş' mı demeliyim?)"

adjective60'lar tarzı

"She wore a groovy 1960s dress to the party. (Partiye 1960'ların havalı bir elbisesiyle gitti.)"

C1

pagan

noun

"Ancient Romans were often pagans who worshipped many gods. (Antik Romalılar genellikle birçok tanrıya taparlardı; yani çoktanrılıydılar.)"

Çevirmek için tıkla

pagan

nounPutperest.

"Ancient Romans were often pagans who worshipped many gods. (Antik Romalılar genellikle birçok tanrıya taparlardı; yani çoktanrılıydılar.)"

adjectiveçoktanrılı veya doğa-temelli dini

"They visited a pagan temple. (Onlar bir pagan tapınağını ziyaret ettiler.)"

A2

human

noun

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

Çevirmek için tıkla

human

nounİnsan, insanlık

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

adjectiveİnsani, insancıl

"It's human to make mistakes. (Hata yapmak insana özgüdür.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

B1

poetry

noun

"She enjoys reading poetry in her free time. (Boş zamanlarında şiir okumaktan hoşlanır.)"

Çevirmek için tıkla

poetry

nounŞiir; şiir sanatı.

"She enjoys reading poetry in her free time. (Boş zamanlarında şiir okumaktan hoşlanır.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

C1

centerfold

noun

"The magazine featured a glossy centerfold. (Dergide parlak bir orta sayfa yer alıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

centerfold

nounOrta sayfa.

"The magazine featured a glossy centerfold. (Dergide parlak bir orta sayfa yer alıyordu.)"

nounOrta sayfa modeli.

"She was the centerfold in the July issue. (O, Temmuz sayısının orta sayfa modeliydi.)"

C2

cocksucking

adjective

"They shouted 'cocksucking faggot' at him. (Ona eşcinselliğini küçümsemek için 'cocksucking faggot' diye bağırdılar.)"

Çevirmek için tıkla

cocksucking

adjectiveEşcinselliği ima eden kaba hakaret.

"They shouted 'cocksucking faggot' at him. (Ona eşcinselliğini küçümsemek için 'cocksucking faggot' diye bağırdılar.)"

Fiil Halleri

V1cocksuck
V2cocksucked
V3cocksucked
INGcocksucking
A2

lead

noun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lead

nounkurşun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

nounÜstünlük, fark.

"They have a two-goal lead in the match. (Maçta iki gollük üstünlükleri var.)"

verbBir grubu yönetmek ya da yönlendirmek.

"She leads a team of 20 people. (20 kişilik bir ekibe liderlik ediyor.)"

verbBir yere gitmek, götürmek.

"This road leads to the city. (Bu yol şehre gidiyor.)"

nounBaşrol.

"She won the lead in a new musical. (Yeni bir müzikalde başrolü kazandı.)"

Fiil Halleri

V1lead
V2led
V3led
INGleading
B2

fraction

noun

"A fraction like 1/4 shows one of four equal parts. (1/4 gibi bir kesir, dört eşit parçadan birini gösterir.)"

Çevirmek için tıkla

fraction

nounKesir (pay/payda ile gösterilen).

"A fraction like 1/4 shows one of four equal parts. (1/4 gibi bir kesir, dört eşit parçadan birini gösterir.)"

nounKüçük kısım; az miktar.

"Only a fraction of the students attended the extra class. (Öğrencilerin sadece çok küçük bir kısmı ek derse katıldı.)"

A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
A1

beach

noun

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

beach

nounPlaj; kıyı

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

verbKaraya oturtmak/oturmak

"The crew had to beach the boat to avoid sinking. (Mürettebat, batmamak için tekneyi karaya oturtmak zorunda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1beach
V2beached
V3beached
INGbeaching
A2

caring

adjective

"She is a caring mother. (O, çocuklarına karşı nazik ve yardım etmeyi seven bir annedir.)"

Çevirmek için tıkla

caring

adjectiveŞefkatli, yardımsever.

"She is a caring mother. (O, çocuklarına karşı nazik ve yardım etmeyi seven bir annedir.)"

nounBirine bakma veya ona yardım etme işi.

"Her caring helped the child recover. (Onun ilgilenmesi çocuğun iyileşmesine yardımcı oldu.)"

B2

nigga

noun

"I mean, this nigga was scared. (Yani, bu herif korkmuştu.)"

Çevirmek için tıkla

nigga

nounSiyah insanlara yönelik, son derece aşağılayıcı ırkçı hakaret; bazı Siyah topluluklarda kendi aralarında kullanılan argo hitap sözü.

"I mean, this nigga was scared. (Yani, bu herif korkmuştu.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
B2

offshore

adjective

"The company moved its profits to an offshore bank in Cyprus to reduce taxes. (Şirket, vergileri azaltmak için karını Kıbrıs'taki bir yurtdışı bankasına taşıdı.)"

Çevirmek için tıkla

offshore

adjectiveyurtdışı

"The company moved its profits to an offshore bank in Cyprus to reduce taxes. (Şirket, vergileri azaltmak için karını Kıbrıs'taki bir yurtdışı bankasına taşıdı.)"

adjectiveAçık denizde.

"A large offshore oil platform stands 50 kilometers from the coast. (Kıyıdan 50 kilometre uzaklıkta büyük bir açık deniz petrol platformu var.)"

verbyurtdışına taşımak

"They offshored their customer service to India. (Müşteri hizmetlerini Hindistan'a taşıdılar.)"

Fiil Halleri

V1offshore
V2offshored
V3offshored
INGoffshoring
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
A1

lunch

noun

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

Çevirmek için tıkla

lunch

nounÖğle yemeği.

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

verbÖğle yemeği yemek.

"We lunched at a small cafe. (Küçük bir kafede öğle yemeği yedik.)"

Fiil Halleri

V1lunch
V2lunched
V3lunched
INGlunching
A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

B1

reality

noun

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

Çevirmek için tıkla

reality

noungerçek

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

division

noun

"The division of the country caused great conflict. (Ülkenin bölünmesi büyük çatışmalara neden oldu.)"

Çevirmek için tıkla

division

nounBölünme.

"The division of the country caused great conflict. (Ülkenin bölünmesi büyük çatışmalara neden oldu.)"

nounBölme.

"Division is one of the four basic arithmetic operations. (Bölme dört temel aritmetik işlemden biridir.)"

nounBölüm, birim.

"The company created a new division for research. (Şirket araştırma için yeni bir bölüm kurdu.)"

B2

onboard

verb

"The company will onboard all new hires this month. (Şirket bu ay tüm yeni işe alınanlara gerekli bilgileri verip onları eğitecek.)"

Çevirmek için tıkla

onboard

verbişe alıştırmak

"The company will onboard all new hires this month. (Şirket bu ay tüm yeni işe alınanlara gerekli bilgileri verip onları eğitecek.)"

adjectiveAraçta bulunan.

"The crew is onboard and ready to depart. (Mürettebat uçakta ve kalkışa hazır.)"

adjectiveDahili.

"The phone has onboard storage for photos. (Telefonun fotoğraflar için dahili depolama alanı var.)"

Fiil Halleri

V1onboard
V2onboarded
V3onboarded
INGonboarding
A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

B2

resign

verb

"She resigned after the scandal. (Skandaldan sonra istifa etti.)"

Çevirmek için tıkla

resign

verbİstifa etmek.

"She resigned after the scandal. (Skandaldan sonra istifa etti.)"

verbisteksizce kabullenmek

"He resigned himself to the long wait. (Uzun beklemeyi istemese de kabullendi.)"

Fiil Halleri

V1resign
V2resigned
V3resigned
INGresigning

Deyimler / Öbekler

resign from
Resmî olarak bir görevden veya kurumdan ayrılmak.

"She resigned from the company last month. (Geçen ay şirketten istifa etti.)"

resign oneself to
Kaçınılmaz veya hoş olmayan bir şeyi kabullenmek.

"He resigned himself to the delay. (Gecikmeyi kabullenmek zorunda kaldı.)"

A1

usually

adverb

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

Çevirmek için tıkla

usually

adverbgenellikle

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

adverbnormalde

"Usually, it rains in spring. (Normalde ilkbaharda yağmur yağar.)"

A2

fear

noun

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

fear

nounKorku

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

verbKorkmak.

"Children often fear the dark. (Çocuklar çoğunlukla karanlıktan korkar.)"

verbEndişe duymak.

"I fear we are too late. (Korkarım çok geç kaldık.)"

Fiil Halleri

V1fear
V2feared
V3feared
INGfearing

Deyimler / Öbekler

fear for
Birinin ya da bir şeyin güvenliği veya durumu için endişe duymak.

"They feared for the hostages' safety. (Onlar rehinedeki kişilerin güvenliği için endişe ettiler.)"

A2

accident

noun

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

Çevirmek için tıkla

accident

nounkaza

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"