Kütüphaneye Dön
The Usual Suspects
MOVIEENZor8.2

The Usual Suspects

Held in an L.A. interrogation room, Verbal Kint attempts to convince the feds that a mythic crime lord, Keyser Soze, not only exists, but was also responsible for drawing him and his four partners into a multi-million dollar heist that ended with an explosion in San Pedro harbor – leaving few survivors. Verbal lures his interrogators with an incredible story of the crime lord's almost supernatural prowess.

1.130

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1130 kelime
A1

friday

proper noun

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

friday

proper nounHaftanın beşinci günü; Cuma.

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B1

victim

noun

"The victims of the car crash were treated at the scene. (Trafik kazasında zarar görenler olay yerinde tedavi edildi.)"

Çevirmek için tıkla

victim

nounKurban.

"The victims of the car crash were treated at the scene. (Trafik kazasında zarar görenler olay yerinde tedavi edildi.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

weak

adjective

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

weak

adjectivegüçsüz

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

adjectivezayıf

"His excuse was weak. (Onun bahanesi zayıftı.)"

adjectiveİradesiz, iradesi zayıf.

"I couldn't say no to the cake; I'm weak. (Pastaya hayır diyemedim; iradem zayıf.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

B2

chief

noun

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

Çevirmek için tıkla

chief

nounlider

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

adjectiveEn önemli; esas olan.

"The chief reason is the high cost. (En önemli neden yüksek maliyettir.)"

C1

leak

noun

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

Çevirmek için tıkla

leak

nounsızıntı (sıvı/gaz)

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

nounbilgi sızması

"The leak revealed the company's plans. (Sızdırılan bilgi şirketin planlarını ortaya çıkardı.)"

verbsızmak

"The roof leaks when it rains. (Yağmur yağınca çatıdan su sızıyor.)"

verbsızdırmak

"Someone leaked the documents to the press. (Biri belgeleri basına sızdırdı.)"

Fiil Halleri

V1leak
V2leaked
V3leaked
INGleaking

Deyimler / Öbekler

leak out
Gizli bilgi veya haberin ortaya çıkması veya sızdırılması.

"Details leaked out before the meeting. (Toplantıdan önce ayrıntılar ortaya çıktı.)"

B2

lean

verb

"She leaned forward to hear the speaker. (Konuşmacıyı duyabilmek için öne doğru eğildi.)"

Çevirmek için tıkla

lean

verbEğilmek, yaslanmak.

"She leaned forward to hear the speaker. (Konuşmacıyı duyabilmek için öne doğru eğildi.)"

verbbirine güvenmek veya birine dayanmak

"When she felt sad, she leaned on her friends. (Üzgün hissettiğinde arkadaşlarına güvendi.)"

adjectiveince veya az yağlı; çok etli olmayan

"He has a lean build and runs fast. (İnce bir yapısı var ve hızlı koşuyor.)"

adjectiveKıt.

"After the bad season it was a lean year for the farm. (Kötü sezonun ardından çiftlik için geliri düşük bir yıl oldu.)"

Fiil Halleri

V1lean
V2leaned
V3leaned
INGleaning

Deyimler / Öbekler

lean on
birine güvenmek veya birine baskı yapmak

"You can lean on me if you need help. (Yardıma ihtiyacın olursa bana güvenebilirsin.)"

lean toward
bir fikir veya seçeneğe eğilim göstermek, onu tercih etmeye yakın olmak

"I'm leaning toward taking the job. (İşi kabul etmeye daha yakın hissediyorum.)"

B1

bury

verb

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

Çevirmek için tıkla

bury

verbGömmek.

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

verbToprağa gömmek.

"She buried the box in the backyard. (Kutuyu arka bahçeye gömdü.)"

Fiil Halleri

V1bury
V2buried
V3buried
INGburying

Deyimler / Öbekler

bury oneself in
Bir işe veya etkinliğe tamamen dalmak; başka şeyleri unutarak yoğunlaşmak.

"After the exam she buried herself in studying. (Sınavdan sonra tamamen ders çalışmaya daldı.)"

bury the hatchet
Eski bir kavga veya anlaşmazlığı bitirip barışmak.

"They decided to bury the hatchet and be friends again. (Eski düşmanlıklarını bitirip tekrar arkadaş olmaya karar verdiler.)"

B2

load

verb

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

Çevirmek için tıkla

load

verbyüklemek (taşımak)

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

verbyüklemek (cihaza koymak)

"She loaded the new software onto her laptop. (Yeni yazılımı dizüstüne yükledi.)"

nounyük

"The load was too heavy for the cart. (Yük araba için çok ağırdı.)"

nouniş yükü

"He has a heavy load of work this week. (Bu hafta çok işi var.)"

Fiil Halleri

V1load
V2loaded
V3loaded
INGloading

Deyimler / Öbekler

load up
Bir şeyi tamamen veya iyice doldurmak.

"We loaded up the car for the trip. (Seyahat için arabayı eşyalarla doldurduk.)"

load into
Bir şeyi bir araca, kaba veya kutuya koymak.

"They loaded the boxes into the van. (Kutuları minibüse koydular.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

interested

adjective

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

Çevirmek için tıkla

interested

adjectiveilgi duyan

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

adjectiveçıkarı olan

"The company is an interested party in the project. (Şirket projede çıkarı olan taraftır.)"

B1

nuclear

adjective

"The nuclear power plant supplies electricity to the city. (Atom santrali şehre elektrik sağlıyor.)"

Çevirmek için tıkla

nuclear

adjectivenükleer

"The nuclear power plant supplies electricity to the city. (Atom santrali şehre elektrik sağlıyor.)"

adjectiveçekirdek aileye ilişkin

"They grew up in a nuclear family. (Onlar anne, baba ve çocuklardan oluşan bir ailede büyüdüler.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

B1

prince

noun

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

Çevirmek için tıkla

prince

nounPrens.

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

C1

scumbag

noun

"After lying to all of his friends, everyone called him a scumbag. (Tüm arkadaşlarına yalan söyledikten sonra herkes ona 'pislik' ya da 'alçak' dedi.)"

Çevirmek için tıkla

scumbag

nounPislik

"After lying to all of his friends, everyone called him a scumbag. (Tüm arkadaşlarına yalan söyledikten sonra herkes ona 'pislik' ya da 'alçak' dedi.)"

A1

relax

verb

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

Çevirmek için tıkla

relax

verbRahatlamak

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

verbGevşetmek

"The government relaxed the travel restrictions. (Hükümet seyahat kısıtlamalarını gevşetti.)"

Fiil Halleri

V1relax
V2relaxed
V3relaxed
INGrelaxing
B2

uptown

adverb

"We ate at a restaurant uptown. (Şehrin üst kesimlerindeki bir restoranda yemek yedik.)"

Çevirmek için tıkla

uptown

adverbŞehir merkezinden uzakta, şehrin üst kesimlerinde

"We ate at a restaurant uptown. (Şehrin üst kesimlerindeki bir restoranda yemek yedik.)"

adjectiveŞehir merkezinden uzaktaki, şehrin üst kesimlerindeki

"She lives in an uptown apartment. (O, şehrin üst kesimlerindeki bir dairede yaşıyor.)"

B2

grand

adjective

"They stayed in a grand hotel near the sea. (Denizin yakınındaki büyük ve görkemli bir otelde kaldılar.)"

Çevirmek için tıkla

grand

adjectiveBüyük ve görkemli.

"They stayed in a grand hotel near the sea. (Denizin yakınındaki büyük ve görkemli bir otelde kaldılar.)"

nounBin dolar veya sterlin.

"The car cost ten grand. (Araba on bin dolara mal oldu.)"

A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
A1

beach

noun

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

beach

nounPlaj; kıyı

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

verbKaraya oturtmak/oturmak

"The crew had to beach the boat to avoid sinking. (Mürettebat, batmamak için tekneyi karaya oturtmak zorunda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1beach
V2beached
V3beached
INGbeaching
A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

C1

lapse

noun

"The mistake was caused by a brief lapse in concentration. (Hata, kısa süreli bir dikkat dağınıklığından kaynaklandı.)"

Çevirmek için tıkla

lapse

nounKısa süreli bir hata veya dikkat dağınıklığı.

"The mistake was caused by a brief lapse in concentration. (Hata, kısa süreli bir dikkat dağınıklığından kaynaklandı.)"

nounİki olay arasında geçen süre veya zaman aralığı.

"After a lapse of several years, they met again. (Aradan birkaç yıl geçtikten sonra yeniden buluştular.)"

verbGeçerliliğini yitirmek veya sona ermek.

"Her membership will lapse if she does not renew it. (Üyeliğini yenilemezse geçerliliğini yitirecek.)"

verbBir duruma ya da alışkanlığa yeniden dönmek.

"He lapsed into silence after hearing the news. (Haberi duyduktan sonra yeniden sessizliğe büründü.)"

Fiil Halleri

V1lapse
V2lapsed
V3lapsed
INGlapsing

Deyimler / Öbekler

lapse into
İstenmeyen bir duruma veya alışkanlığa yeniden kapılmak.

"She lapsed into her old habit of staying up late. (Geç saatlere kadar uyanık kalma eski alışkanlığına yeniden kapıldı.)"

A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

grant

verb

"The university granted her a scholarship. (Üniversite ona burs verdi.)"

Çevirmek için tıkla

grant

verbVermek.

"The university granted her a scholarship. (Üniversite ona burs verdi.)"

verbKabul etmek.

"He granted that he had made a mistake. (Hata yaptığını kabul etti.)"

nounHibe.

"She received a grant to fund her research. (Araştırmasını finanse etmek için hibe aldı.)"

Fiil Halleri

V1grant
V2granted
V3granted
INGgranting
A2

recognize

verb

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

Çevirmek için tıkla

recognize

verbTanımak.

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

verbresmen tanımak

"The country was recognized by the United Nations. (Ülke Birleşmiş Milletler tarafından tanındı.)"

verbTakdir etmek, onurlandırmak.

"She was recognized for her work. (Çalışmaları takdir edildi.)"

Fiil Halleri

V1recognize
V2recognized
V3recognized
INGrecognizing
C1

warehouse

noun

"The factory sent the products to the warehouse. (Fabrika ürünleri depoya gönderdi.)"

Çevirmek için tıkla

warehouse

nounDepo.

"The factory sent the products to the warehouse. (Fabrika ürünleri depoya gönderdi.)"

verbDepolamak.

"They warehoused the new equipment until it was needed. (Yeni ekipmanı ihtiyaç duyulana kadar depoda sakladılar.)"

Fiil Halleri

V1warehouse
V2warehoused
V3warehoused
INGwarehousing
A1

lunch

noun

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

Çevirmek için tıkla

lunch

nounÖğle yemeği.

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

verbÖğle yemeği yemek.

"We lunched at a small cafe. (Küçük bir kafede öğle yemeği yedik.)"

Fiil Halleri

V1lunch
V2lunched
V3lunched
INGlunching
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

A2

thick

adjective

"The walls are thick. (Duvarlar kalın.)"

Çevirmek için tıkla

thick

adjectiveKalın.

"The walls are thick. (Duvarlar kalın.)"

adjectiveYoğun; koyu.

"Thick smoke filled the room. (Odayı yoğun duman doldurdu.)"

adjectiveİri yapılı; geniş.

"He has a thick, powerful body. (İri yapılı ve güçlü bir vücudu var.)"

Fiil Halleri

V1
V2
V3
ING
B2

onboard

verb

"The company will onboard all new hires this month. (Şirket bu ay tüm yeni işe alınanlara gerekli bilgileri verip onları eğitecek.)"

Çevirmek için tıkla

onboard

verbişe alıştırmak

"The company will onboard all new hires this month. (Şirket bu ay tüm yeni işe alınanlara gerekli bilgileri verip onları eğitecek.)"

adjectiveAraçta bulunan.

"The crew is onboard and ready to depart. (Mürettebat uçakta ve kalkışa hazır.)"

adjectiveDahili.

"The phone has onboard storage for photos. (Telefonun fotoğraflar için dahili depolama alanı var.)"

Fiil Halleri

V1onboard
V2onboarded
V3onboarded
INGonboarding
C1

moot

adjective

"Whether the plan will work is still a moot point. (Planın işe yarayıp yaramayacağı hâlâ tartışmalı bir konudur.)"

Çevirmek için tıkla

moot

adjectiveTartışmalı, üzerinde farklı görüşler bulunan.

"Whether the plan will work is still a moot point. (Planın işe yarayıp yaramayacağı hâlâ tartışmalı bir konudur.)"

adjectiveArtık pratik önemi kalmamış.

"The decision is now a moot point because the project has ended. (Proje sona erdiği için kararın artık pratik bir önemi kalmadı.)"

verbTartışmaya açmak, gündeme getirmek.

"The students mooted several solutions to the problem. (Öğrenciler sorun için birkaç çözüm önerisini tartışmaya açtı.)"

Fiil Halleri

V1moot
V2mooted
V3mooted
INGmooting
A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

B2

justice

noun

"People demand justice when they are treated unfairly. (Haksız muamele gördüklerinde insanlar adalet ister.)"

Çevirmek için tıkla

justice

nounadalet

"People demand justice when they are treated unfairly. (Haksız muamele gördüklerinde insanlar adalet ister.)"

nounyargı

"A strong court system is necessary for justice. (Adalet için güçlü bir mahkeme sistemi gereklidir.)"

A2

favor

noun

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

favor

nounİyilik, yardım

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

nounDestek, onay

"The new plan has the favor of many people. (Yeni plan birçok kişinin desteğini alıyor.)"

verbTercih etmek

"She favors tea over coffee. (Kahveyi değil, çayı tercih ediyor.)"

verbDesteklemek

"The voters favor the new law. (Seçmenler yeni yasayı destekliyor.)"

Fiil Halleri

V1favor
V2favored
V3favored
INGfavoring
B2

furious

adjective

"She was furious when she heard the news. (Haberleri duyduğunda çok öfkelendi.)"

Çevirmek için tıkla

furious

adjectiveÇok öfkeli; güçlü bir şekilde kızmış.

"She was furious when she heard the news. (Haberleri duyduğunda çok öfkelendi.)"

adjectiveşiddetli

"The furious wind knocked down the fence. (Şiddetli rüzgâr çiti devirdi.)"

A2

prize

noun

"She won a prize for her painting. (O, resmi için bir ödül kazandı.)"

Çevirmek için tıkla

prize

nounÖdül.

"She won a prize for her painting. (O, resmi için bir ödül kazandı.)"

verbbir şeyi çok değerli veya önemli saymak

"We prize honesty in our family. (Bizim ailemiz dürüstlüğe değer verir.)"

Fiil Halleri

V1prize
V2prized
V3prized
INGprizing
C1

trifle

noun

"Don't argue about such a trifle. (Böyle önemsiz bir şey hakkında tartışma.)"

Çevirmek için tıkla

trifle

nounönemsiz şey

"Don't argue about such a trifle. (Böyle önemsiz bir şey hakkında tartışma.)"

nounİngiliz kremalı meyveli katlı tatlı

"English trifle. (İngiliz kremalı meyveli katlı tatlı.)"

verbciddiye almamak; oyun etmek

"Don't trifle with his feelings. (Onun duygularıyla oyun oynamayın.)"

Fiil Halleri

V1trifle
V2trifled
V3trifled
INGtrifling

Deyimler / Öbekler

trifle with
ciddiye almamak; duygularıyla oyun oynamak

"Don't trifle with me. (Benimle oyun oynama.)"

B2

tap

noun

"Please turn off the tap. (Lütfen musluğu kapat.)"

Çevirmek için tıkla

tap

nounSuyu açıp kapatan musluk.

"Please turn off the tap. (Lütfen musluğu kapat.)"

nounHafifçe dokunma veya hafif vurma.

"He gave the drum a light tap. (Davula hafifçe vurdu.)"

verbDokunmak

"She tapped the screen to open the app. (Uygulamayı açmak için ekrana hafifçe dokundu.)"

verbGizlice dinlemek

"The police tapped the suspect's phone. (Polis şüphelinin telefonunu gizlice dinledi.)"

Fiil Halleri

V1tap
V2tapped
V3tapped
INGtapping

Deyimler / Öbekler

tap into
Bir kaynaktan yararlanmak veya kullanmak.

"The company tapped into new markets. (Şirket yeni pazarlardan yararlanmaya başladı.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B1

indirect

adjective

"The path to the village is indirect, going around the hill. (Köye giden yol doğrudan değil, tepenin etrafından dolanıyor.)"

Çevirmek için tıkla

indirect

adjectivedolaylı (yol için)

"The path to the village is indirect, going around the hill. (Köye giden yol doğrudan değil, tepenin etrafından dolanıyor.)"

adjectivedolaylı (ifade için)

"He gave an indirect answer to avoid saying no. (Hayır demekten kaçınmak için dolaylı bir cevap verdi.)"

A2

pop

noun

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

Çevirmek için tıkla

pop

nounPatlama sesi.

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

nounPop müzik.

"She likes pop music. (O, yaygın olarak dinlenen hafif müziği seviyor.)"

verbPatlamak.

"The balloon popped. (Balon patladı.)"

verbUğramak.

"I'll pop into the shop for some milk. (Süt almak için dükkâna kısa süreliğine uğrayacağım.)"

Fiil Halleri

V1pop
V2popped
V3popped
INGpopping

Deyimler / Öbekler

pop in
kısa süreliğine uğramak

"Can you pop in later? (Daha sonra kısa süreliğine uğrayabilir misin?)"

pop out
kısa süreliğine dışarı çıkmak

"I need to pop out to the shop. (Dükkâna kısa süreliğine çıkmam gerekiyor.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"