Kütüphaneye Dön
The Prestige
MOVIEENZor8.2

The Prestige

A mysterious story of two magicians whose intense rivalry leads them on a life-long battle for supremacy -- full of obsession, deceit and jealousy with dangerous and deadly consequences.

1.247

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1247 kelime
A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B1

occasion

noun

"This is a good occasion to thank everyone. (Bu, herkese teşekkür etmek için iyi bir fırsat.)"

Çevirmek için tıkla

occasion

nounFırsat, uygun zaman.

"This is a good occasion to thank everyone. (Bu, herkese teşekkür etmek için iyi bir fırsat.)"

nounÖzel olay veya gün.

"She wore a beautiful dress for the occasion. (Özel gün için güzel bir elbise giydi.)"

A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

A2

rock

noun

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

Çevirmek için tıkla

rock

nounKaya, taş.

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

nounRock müziği.

"My brother likes rock. (Ağabeyim rock müziğini sever.)"

verbSallamak, sallanmak.

"The boat rocked on the waves. (Tekne dalgaların üzerinde sallandı.)"

Fiil Halleri

V1rock
V2rocked
V3rocked
INGrocking

Deyimler / Öbekler

rock out
Rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlenmek.

"They rocked out at the concert. (Konserde rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlendiler.)"

B2

impress

verb

"Her performance impressed the audience. (Onun performansı seyircileri hayran bıraktı.)"

Çevirmek için tıkla

impress

verbHayran bırakmak.

"Her performance impressed the audience. (Onun performansı seyircileri hayran bıraktı.)"

verbEtkilemek.

"The landscape impressed me and stayed with me for days. (Manzara beni çok etkiledi ve günlerce aklımda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1impress
V2impressed
V3impressed
INGimpressing

Deyimler / Öbekler

impress upon
Bir şeyin önemini karşı tarafa güçlü biçimde anlatmak; aklına yerleştirmek.

"Parents tried to impress upon their children the importance of saving money. (Ebeveynler çocuklarına para biriktirmenin önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar.)"

B1

pint

noun

"a pint of ice cream and two spoons? (Bir kutu dondurma ve iki kaşık?)"

Çevirmek için tıkla

pint

nounHacim birimi (≈ yarım litre).

"a pint of ice cream and two spoons? (Bir kutu dondurma ve iki kaşık?)"

A1

pound

noun

"This bag weighs five pounds. (Bu çanta beş libre ağırlığında.)"

Çevirmek için tıkla

pound

nounLibre; ağırlık ölçüsü.

"This bag weighs five pounds. (Bu çanta beş libre ağırlığında.)"

nounSterlin; Birleşik Krallık para birimi.

"I paid two pounds for the coffee. (Kahve için iki sterlin ödedim.)"

verbSertçe ve tekrar tekrar vurmak.

"He pounded on the door. (Kapıya sertçe vurdu.)"

verbDövmek, ezmek.

"She pounded the garlic with a spoon. (Sarımsağı kaşıkla dövdü.)"

Fiil Halleri

V1pound
V2pounded
V3pounded
INGpounding
B1

bury

verb

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

Çevirmek için tıkla

bury

verbGömmek.

"They buried their grandfather on Sunday. (Pazar günü büyükbabalarını gömdüler.)"

verbToprağa gömmek.

"She buried the box in the backyard. (Kutuyu arka bahçeye gömdü.)"

Fiil Halleri

V1bury
V2buried
V3buried
INGburying

Deyimler / Öbekler

bury oneself in
Bir işe veya etkinliğe tamamen dalmak; başka şeyleri unutarak yoğunlaşmak.

"After the exam she buried herself in studying. (Sınavdan sonra tamamen ders çalışmaya daldı.)"

bury the hatchet
Eski bir kavga veya anlaşmazlığı bitirip barışmak.

"They decided to bury the hatchet and be friends again. (Eski düşmanlıklarını bitirip tekrar arkadaş olmaya karar verdiler.)"

B2

conduct

verb

"The team will conduct a survey next month. (Ekip gelecek ay bir anket yapacak.)"

Çevirmek için tıkla

conduct

verbyürütmek

"The team will conduct a survey next month. (Ekip gelecek ay bir anket yapacak.)"

verbdavranmak

"She conducted herself calmly during the crisis. (Kriz sırasında sakin davrandı.)"

nounDavranış.

"His conduct at the meeting surprised everyone. (Toplantıdaki davranışı herkesi şaşırttı.)"

nounYürütülme biçimi.

"The conduct of the negotiations was criticised. (Görüşmelerin yürütülme biçimi eleştirildi.)"

Fiil Halleri

V1conduct
V2conducted
V3conducted
INGconducting
A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
B1

ignore

verb

"She ignored the phone and kept reading. (O, telefona bakmadı ve okumaya devam etti.)"

Çevirmek için tıkla

ignore

verbGörmezden gelmek

"She ignored the phone and kept reading. (O, telefona bakmadı ve okumaya devam etti.)"

Fiil Halleri

V1ignore
V2ignored
V3ignored
INGignoring
C1

objection

noun

"She raised an objection to the new policy. (O, yeni politikaya itiraz etti.)"

Çevirmek için tıkla

objection

nounitiraz

"She raised an objection to the new policy. (O, yeni politikaya itiraz etti.)"

nounmahkemede itiraz

"The lawyer shouted 'Objection!' during the testimony. (Avukat, tanık ifadesi sırasında 'itiraz!' diye bağırdı.)"

A1

interested

adjective

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

Çevirmek için tıkla

interested

adjectiveilgi duyan

"She is very interested in animals. (O hayvanlarla çok ilgileniyor.)"

adjectiveçıkarı olan

"The company is an interested party in the project. (Şirket projede çıkarı olan taraftır.)"

C1

applaud

verb

"The audience applauded loudly. (Seyirciler yüksek sesle alkışladı.)"

Çevirmek için tıkla

applaud

verbAlkışlamak.

"The audience applauded loudly. (Seyirciler yüksek sesle alkışladı.)"

Fiil Halleri

V1applaud
V2applauded
V3applauded
INGapplauding
A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

C2

liege

noun

"And my liege has warded. (Ve hükümdarım/efendim korunmuş.)"

Çevirmek için tıkla

liege

nounhükümdar/efendi

"And my liege has warded. (Ve hükümdarım/efendim korunmuş.)"

A1

five-letter

adjective

"The answer was a five-letter word for a game. (Cevap, bir oyun için beş harfli bir kelimeydi.)"

Çevirmek için tıkla

five-letter

adjectiveBeş harften oluşan.

"The answer was a five-letter word for a game. (Cevap, bir oyun için beş harfli bir kelimeydi.)"

C1

apparatus

noun

"The laboratory apparatus was sterilized before the experiment. (Deneyden önce laboratuvardaki alet takımı steril edildi.)"

Çevirmek için tıkla

apparatus

nounAlet takımı.

"The laboratory apparatus was sterilized before the experiment. (Deneyden önce laboratuvardaki alet takımı steril edildi.)"

nounÖrgüt.

"The party's apparatus organized the campaign. (Partinin örgütü kampanyayı düzenledi.)"

A2

lead

noun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lead

nounkurşun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

nounÜstünlük, fark.

"They have a two-goal lead in the match. (Maçta iki gollük üstünlükleri var.)"

verbBir grubu yönetmek ya da yönlendirmek.

"She leads a team of 20 people. (20 kişilik bir ekibe liderlik ediyor.)"

verbBir yere gitmek, götürmek.

"This road leads to the city. (Bu yol şehre gidiyor.)"

nounBaşrol.

"She won the lead in a new musical. (Yeni bir müzikalde başrolü kazandı.)"

Fiil Halleri

V1lead
V2led
V3led
INGleading
A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
B2

agony

noun

"All you deserve is pure and utter agony. (Hak ettiğin tek şey tam anlamıyla dayanılmaz acı/ızdırap.)"

Çevirmek için tıkla

agony

nounDayanılmaz acı

"All you deserve is pure and utter agony. (Hak ettiğin tek şey tam anlamıyla dayanılmaz acı/ızdırap.)"

A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
C1

obsess

verb

"She obsesses about small details. (O, küçük ayrıntılar hakkında aşırı düşünür.)"

Çevirmek için tıkla

obsess

verbtakıntı yapmak

"She obsesses about small details. (O, küçük ayrıntılar hakkında aşırı düşünür.)"

verbBirinin zihnini tamamen meşgul etmek, takıntı haline getirmek.

"Don't let small mistakes obsess you. (Küçük hataların seni takıntılı hale getirmesine izin verme.)"

Fiil Halleri

V1obsess
V2obsessed
V3obsessed
INGobsessing

Deyimler / Öbekler

obsess over
Bir şey üzerinde sürekli ve aşırı şekilde düşünmek veya endişelenmek.

"Parents often obsess over their children's grades. (Ebeveynler sık sık çocuklarının notları üzerinde aşırı endişelenirler.)"

A2

recognize

verb

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

Çevirmek için tıkla

recognize

verbTanımak.

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

verbresmen tanımak

"The country was recognized by the United Nations. (Ülke Birleşmiş Milletler tarafından tanındı.)"

verbTakdir etmek, onurlandırmak.

"She was recognized for her work. (Çalışmaları takdir edildi.)"

Fiil Halleri

V1recognize
V2recognized
V3recognized
INGrecognizing
A1

lunch

noun

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

Çevirmek için tıkla

lunch

nounÖğle yemeği.

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

verbÖğle yemeği yemek.

"We lunched at a small cafe. (Küçük bir kafede öğle yemeği yedik.)"

Fiil Halleri

V1lunch
V2lunched
V3lunched
INGlunching
B2

dozen

noun

"I bought a dozen eggs. (Ben on iki yumurta aldım.)"

Çevirmek için tıkla

dozen

nounOn iki tane olan grup veya miktar.

"I bought a dozen eggs. (Ben on iki yumurta aldım.)"

nounÇok sayıda.

"Dozens of people came to the concert. (Konser için birçok insan geldi.)"

B2

construct

noun

"The new office building is a modern construct. (Yeni ofis binası modern bir yapı.)"

Çevirmek için tıkla

construct

nounYapı.

"The new office building is a modern construct. (Yeni ofis binası modern bir yapı.)"

nounkavram

"Gender is often described as a social construct. (Toplumsal cinsiyet sıklıkla toplumun oluşturduğu bir fikir olarak tanımlanır.)"

verbBir şeyi inşa etmek ya da oluşturmak.

"They constructed a new bridge. (Yeni bir köprü inşa ettiler.)"

Fiil Halleri

V1construct
V2constructed
V3constructed
INGconstructing
A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

plain

adjective

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

Çevirmek için tıkla

plain

adjectiveSüsü olmayan, basit ve gösterişsiz.

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

adjectiveAçık.

"It was plain that he was tired. (Yorgun olduğu çok açıktı.)"

nounDüzlük.

"They walked across the plain. (Onlar düzlük boyunca yürüdü.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

circle

noun

"Draw a circle on the paper. (Kâğıda bir daire çiz.)"

Çevirmek için tıkla

circle

nounDaire, yuvarlak şekil.

"Draw a circle on the paper. (Kâğıda bir daire çiz.)"

nounGrup, çevre.

"She has a small circle of friends. (Onun küçük bir arkadaş çevresi var.)"

verbÇevresinde dönmek.

"The birds circled above the house. (Kuşlar evin üzerinde döndü.)"

verbDaire içine almak.

"Circle the correct answer. (Doğru cevabı daire içine al.)"

Fiil Halleri

V1circle
V2circled
V3circled
INGcircling

Deyimler / Öbekler

circle around
Etrafında dönmek.

"The plane circled around the airport. (Uçak havaalanının etrafında döndü.)"

B1

balance

noun

"She lost her balance and fell. (Dengesi bozuldu ve düştü.)"

Çevirmek için tıkla

balance

nounDenge.

"She lost her balance and fell. (Dengesi bozuldu ve düştü.)"

nounHesap bakiyesi.

"Check your balance before you spend. (Harcamadan önce hesabınızda ne kadar para olduğunu kontrol edin.)"

verbDengelemek

"She balanced on one leg. (Tek ayak üzerinde dengede durdu.)"

Fiil Halleri

V1balance
V2balanced
V3balanced
INGbalancing

Deyimler / Öbekler

balance out
Bir şeyin etkisini diğer bir şeyle eşitlemek; telafi etmek.

"The gains may balance out the losses. (Kazançlar zararları dengeleyebilir.)"

balance on
Bir şeyin üzerinde dengede durmak.

"The gymnast balanced on the beam. (Jimnastikçi kirişin üzerinde dengede durdu.)"

A1

maiden

noun

"and the maiden fair... ♪ (ve güzel genç kız...)"

Çevirmek için tıkla

maiden

nounGenç kız; evlenmemiş genç kadın.

"and the maiden fair... ♪ (ve güzel genç kız...)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

B2

sophisticated

adjective

"The laboratory uses sophisticated equipment. (Laboratuvar gelişmiş ekipman kullanıyor.)"

Çevirmek için tıkla

sophisticated

adjectiveGelişmiş, karmaşık.

"The laboratory uses sophisticated equipment. (Laboratuvar gelişmiş ekipman kullanıyor.)"

adjectiveKültürlü, deneyimli.

"She seemed very sophisticated and knew a lot about art. (O çok kültürlü görünüyordu ve sanat hakkında çok şey biliyordu.)"

A2

favor

noun

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

favor

nounİyilik, yardım

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

nounDestek, onay

"The new plan has the favor of many people. (Yeni plan birçok kişinin desteğini alıyor.)"

verbTercih etmek

"She favors tea over coffee. (Kahveyi değil, çayı tercih ediyor.)"

verbDesteklemek

"The voters favor the new law. (Seçmenler yeni yasayı destekliyor.)"

Fiil Halleri

V1favor
V2favored
V3favored
INGfavoring
C1

ward

noun

"The children's ward is on the second floor. (Çocuk servisi ikinci kattadır.)"

Çevirmek için tıkla

ward

nounServis.

"The children's ward is on the second floor. (Çocuk servisi ikinci kattadır.)"

nounseçim bölgesi

"She represents the northern ward on the city council. (O, şehir meclisinde kuzey bölgesini temsil ediyor.)"

verbUzaklaştırmak.

"She warded off the dog with a stick. (Sopayla köpeği uzaklaştırdı.)"

Fiil Halleri

V1ward
V2warded
V3warded
INGwarding

Deyimler / Öbekler

ward off
Bir tehlike veya zarar verici şeyi uzak tutmak veya engellemek.

"He managed to ward off the attacker. (Saldırganı uzaklaştırmayı başardı.)"

A1

usually

adverb

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

Çevirmek için tıkla

usually

adverbgenellikle

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

adverbnormalde

"Usually, it rains in spring. (Normalde ilkbaharda yağmur yağar.)"

C1

feat

noun

"Building the pyramids was a remarkable feat of engineering. (Piramitleri inşa etmek olağanüstü bir mühendislik başarısıydı.)"

Çevirmek için tıkla

feat

nounbaşarı

"Building the pyramids was a remarkable feat of engineering. (Piramitleri inşa etmek olağanüstü bir mühendislik başarısıydı.)"

A2

prize

noun

"She won a prize for her painting. (O, resmi için bir ödül kazandı.)"

Çevirmek için tıkla

prize

nounÖdül.

"She won a prize for her painting. (O, resmi için bir ödül kazandı.)"

verbbir şeyi çok değerli veya önemli saymak

"We prize honesty in our family. (Bizim ailemiz dürüstlüğe değer verir.)"

Fiil Halleri

V1prize
V2prized
V3prized
INGprizing
A2

accident

noun

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

Çevirmek için tıkla

accident

nounkaza

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

C1

trifle

noun

"Don't argue about such a trifle. (Böyle önemsiz bir şey hakkında tartışma.)"

Çevirmek için tıkla

trifle

nounönemsiz şey

"Don't argue about such a trifle. (Böyle önemsiz bir şey hakkında tartışma.)"

nounİngiliz kremalı meyveli katlı tatlı

"English trifle. (İngiliz kremalı meyveli katlı tatlı.)"

verbciddiye almamak; oyun etmek

"Don't trifle with his feelings. (Onun duygularıyla oyun oynamayın.)"

Fiil Halleri

V1trifle
V2trifled
V3trifled
INGtrifling

Deyimler / Öbekler

trifle with
ciddiye almamak; duygularıyla oyun oynamak

"Don't trifle with me. (Benimle oyun oynama.)"