Kütüphaneye Dön
American History X
MOVIEENZor8.3

American History X

Derek Vineyard is paroled after serving 3 years in prison for killing two African-American men. Through his brother, Danny Vineyard's narration, we learn that before going to prison, Derek was a skinhead and the leader of a violent white supremacist gang that committed acts of racial crime throughout L.A. and his actions greatly influenced Danny. Reformed and fresh out of prison, Derek severs contact with the gang and becomes determined to keep Danny from going down the same violent path as he did.

1.213

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1213 kelime
A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

B1

flag

noun

"The country's flag flew over the building. (Ülkenin bayrağı binanın üzerinde dalgalanıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

flag

nounBayrak.

"The country's flag flew over the building. (Ülkenin bayrağı binanın üzerinde dalgalanıyordu.)"

nounİşaret.

"The workers placed flags around the hole. (İşçiler çukurun etrafına küçük işaretler koydu.)"

verbİşaretlemek.

"Please flag the important files. (Lütfen önemli dosyaları işaretleyin.)"

verbYorgun düşmek.

"He began to flag after two hours of work. (İki saat çalıştıktan sonra yorgun düşmeye başladı.)"

Fiil Halleri

V1flag
V2flagged
V3flagged
INGflagging

Deyimler / Öbekler

flag down
Durması için bir aracı el veya işaretle durdurmak.

"She flagged down a taxi. (O bir taksiyi durdurmak için el salladı.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B2

skull

noun

"The archaeologists uncovered a skull during the excavation. (Arkeologlar kazı sırasında bir kafatası ortaya çıkardılar.)"

Çevirmek için tıkla

skull

nounKafatası.

"The archaeologists uncovered a skull during the excavation. (Arkeologlar kazı sırasında bir kafatası ortaya çıkardılar.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
B2

loot

noun

"They divided the loot after the raid. (Baskından sonra ganimetleri paylaştılar.)"

Çevirmek için tıkla

loot

nounganimet (savaş/soygun)

"They divided the loot after the raid. (Baskından sonra ganimetleri paylaştılar.)"

nounoyun içi ganimet

"I'm running out of loot in the game. (Oyunda artık ganimetim tükeniyor.)"

verbyağmalamak

"Soldiers looted the town after the battle. (Savaşın ardından askerler kasabayı yağmaladı.)"

Fiil Halleri

V1loot
V2looted
V3looted
INGlooting
A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

B2

bad-ass

adjective

"That is one bad-ass blue French horn. (Bu gerçekten çok havalı bir mavi Fransız kornası.)"

Çevirmek için tıkla

bad-ass

adjectiveKorkusuz, etkileyici (argo).

"That is one bad-ass blue French horn. (Bu gerçekten çok havalı bir mavi Fransız kornası.)"

nounSert, cesur kişi.

"He's a real badass. (O gerçekten sert ve saygı uyandıran biridir.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

B2

chief

noun

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

Çevirmek için tıkla

chief

nounlider

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

adjectiveEn önemli; esas olan.

"The chief reason is the high cost. (En önemli neden yüksek maliyettir.)"

C1

worthy

adjective

"He is worthy of praise for his hard work. (Çok çalıştığı için övgüyü hak ediyor.)"

Çevirmek için tıkla

worthy

adjectiveLayık.

"He is worthy of praise for his hard work. (Çok çalıştığı için övgüyü hak ediyor.)"

B2

impress

verb

"Her performance impressed the audience. (Onun performansı seyircileri hayran bıraktı.)"

Çevirmek için tıkla

impress

verbHayran bırakmak.

"Her performance impressed the audience. (Onun performansı seyircileri hayran bıraktı.)"

verbEtkilemek.

"The landscape impressed me and stayed with me for days. (Manzara beni çok etkiledi ve günlerce aklımda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1impress
V2impressed
V3impressed
INGimpressing

Deyimler / Öbekler

impress upon
Bir şeyin önemini karşı tarafa güçlü biçimde anlatmak; aklına yerleştirmek.

"Parents tried to impress upon their children the importance of saving money. (Ebeveynler çocuklarına para biriktirmenin önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar.)"

B1

anyhow

adverb

"I don't like the plan, but we'll do it anyhow. (Planı sevmedim, ama yine de yapacağız.)"

Çevirmek için tıkla

anyhow

adverbher şeye rağmen; yine de

"I don't like the plan, but we'll do it anyhow. (Planı sevmedim, ama yine de yapacağız.)"

adverbumursamaz veya düzensiz bir şekilde

"He fixed the shelf anyhow and it fell down. (Rafı umursamazca sabitledi ve düştü.)"

A2

b-minus

noun

"He got a B-minus. (O, B eksi not aldı.)"

Çevirmek için tıkla

b-minus

nounB eksi harf notu.

"He got a B-minus. (O, B eksi not aldı.)"

adjectiveB eksi düzeyinde.

"She turned in a B-minus report. (O, B eksi bir rapor teslim etti.)"

A1

pound

noun

"This bag weighs five pounds. (Bu çanta beş libre ağırlığında.)"

Çevirmek için tıkla

pound

nounLibre; ağırlık ölçüsü.

"This bag weighs five pounds. (Bu çanta beş libre ağırlığında.)"

nounSterlin; Birleşik Krallık para birimi.

"I paid two pounds for the coffee. (Kahve için iki sterlin ödedim.)"

verbSertçe ve tekrar tekrar vurmak.

"He pounded on the door. (Kapıya sertçe vurdu.)"

verbDövmek, ezmek.

"She pounded the garlic with a spoon. (Sarımsağı kaşıkla dövdü.)"

Fiil Halleri

V1pound
V2pounded
V3pounded
INGpounding
A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
C1

opportunism

noun

"That sounds like opportunism. (Bu kulağa fırsatçılık gibi geliyor.)"

Çevirmek için tıkla

opportunism

nounFırsatçılık (çıkar için durumu kullanma)

"That sounds like opportunism. (Bu kulağa fırsatçılık gibi geliyor.)"

B1

ignore

verb

"She ignored the phone and kept reading. (O, telefona bakmadı ve okumaya devam etti.)"

Çevirmek için tıkla

ignore

verbGörmezden gelmek

"She ignored the phone and kept reading. (O, telefona bakmadı ve okumaya devam etti.)"

Fiil Halleri

V1ignore
V2ignored
V3ignored
INGignoring
C1

dispute

noun

"The dispute between the neighbours lasted for months. (Komşular arasındaki anlaşmazlık aylarca sürdü.)"

Çevirmek için tıkla

dispute

nounanlaşmazlık

"The dispute between the neighbours lasted for months. (Komşular arasındaki anlaşmazlık aylarca sürdü.)"

verbitiraz etmek

"She disputed the results of the test. (O, sınav sonuçlarına itiraz etti.)"

Fiil Halleri

V1dispute
V2disputed
V3disputed
INGdisputing
A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

B1

prince

noun

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

Çevirmek için tıkla

prince

nounPrens.

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

C1

aggression

noun

"His sudden aggression surprised everyone. (Onun aniden saldırgan davranması herkesi şaşırttı.)"

Çevirmek için tıkla

aggression

nounSaldırganlık

"His sudden aggression surprised everyone. (Onun aniden saldırgan davranması herkesi şaşırttı.)"

nounAskerî saldırı

"The country was accused of aggression against its neighbour. (O ülke komşusuna karşı askeri saldırı başlatmakla suçlandı.)"

A2

quietly

adverb

"The baby slept quietly. (Bebek sessizce uyudu.)"

Çevirmek için tıkla

quietly

adverbAz ses çıkararak; gürültü yapmadan.

"The baby slept quietly. (Bebek sessizce uyudu.)"

adverbGizlice.

"He quietly left the party. (O, partiden gizlice ayrıldı.)"

A1

relax

verb

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

Çevirmek için tıkla

relax

verbRahatlamak

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

verbGevşetmek

"The government relaxed the travel restrictions. (Hükümet seyahat kısıtlamalarını gevşetti.)"

Fiil Halleri

V1relax
V2relaxed
V3relaxed
INGrelaxing
A2

discussion

noun

"We had a long discussion about the homework. (Ödev hakkında uzun bir tartışma yaptık.)"

Çevirmek için tıkla

discussion

nountartışma

"We had a long discussion about the homework. (Ödev hakkında uzun bir tartışma yaptık.)"

A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
C1

liberty

noun

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

Çevirmek için tıkla

liberty

nounÖzgürlük.

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

nounRahat davranma (izinsiz).

"I took the liberty of adjusting the schedule. (Programı izin almadan değiştirdim.)"

A1

beach

noun

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

beach

nounPlaj; kıyı

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

verbKaraya oturtmak/oturmak

"The crew had to beach the boat to avoid sinking. (Mürettebat, batmamak için tekneyi karaya oturtmak zorunda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1beach
V2beached
V3beached
INGbeaching
A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

B2

interpret

verb

"Interpret the data correctly. (Verileri doğru yorumlayın.)"

Çevirmek için tıkla

interpret

verbYorumlamak.

"Interpret the data correctly. (Verileri doğru yorumlayın.)"

verbsözlü tercüme yapmak

"She interpreted for the foreign guests. (Yabancı misafirler için tercümanlık yaptı.)"

Fiil Halleri

V1interpret
V2interpreted
V3interpreted
INGinterpreting
A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
C1

chaos

noun

"After the storm, the streets were in chaos. (Fırtınadan sonra sokaklar kargaşa içindeydi.)"

Çevirmek için tıkla

chaos

nounKargaşa.

"After the storm, the streets were in chaos. (Fırtınadan sonra sokaklar kargaşa içindeydi.)"

A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A2

awesome

adjective

"The view from the top of the mountain was awesome. (Dağın tepesinden manzara harikaydı.)"

Çevirmek için tıkla

awesome

adjectiveHarika

"The view from the top of the mountain was awesome. (Dağın tepesinden manzara harikaydı.)"

A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

grant

verb

"The university granted her a scholarship. (Üniversite ona burs verdi.)"

Çevirmek için tıkla

grant

verbVermek.

"The university granted her a scholarship. (Üniversite ona burs verdi.)"

verbKabul etmek.

"He granted that he had made a mistake. (Hata yaptığını kabul etti.)"

nounHibe.

"She received a grant to fund her research. (Araştırmasını finanse etmek için hibe aldı.)"

Fiil Halleri

V1grant
V2granted
V3granted
INGgranting
A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

C2

psychobabble

noun

"How 'bout we skip the psychobabble. (Ne dersin, şu psikolojik palavrayı boş versek?)"

Çevirmek için tıkla

psychobabble

nounpsikolojik palavra

"How 'bout we skip the psychobabble. (Ne dersin, şu psikolojik palavrayı boş versek?)"

B2

plain

adjective

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

Çevirmek için tıkla

plain

adjectiveSüsü olmayan, basit ve gösterişsiz.

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

adjectiveAçık.

"It was plain that he was tired. (Yorgun olduğu çok açıktı.)"

nounDüzlük.

"They walked across the plain. (Onlar düzlük boyunca yürüdü.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

B2

parole

noun

"Just ask my parole officer. (Sadece şartlı tahliye memuruma sor.)"

Çevirmek için tıkla

parole

nounŞartlı tahliye.

"Just ask my parole officer. (Sadece şartlı tahliye memuruma sor.)"

verbŞartlı tahliye etmek.

"They paroled him after five years. (Onu beş yıl sonra şartlı tahliye ettiler.)"

Fiil Halleri

V1parole
V2paroled
V3paroled
INGparoling
C1

impressionable

adjective

"They targeted an impressionable young lady with false compliments. (Onlar, sahte iltifatlarla kolayca etkilenen genç bir kadını hedef aldılar.)"

Çevirmek için tıkla

impressionable

adjectiveKolay etkilenen, yönlendirilebilir.

"They targeted an impressionable young lady with false compliments. (Onlar, sahte iltifatlarla kolayca etkilenen genç bir kadını hedef aldılar.)"

C1

follow-through

noun

"Your follow-through is important if you want to succeed. (Başarılı olmak istiyorsan bir işi sonuna kadar yapman önemlidir.)"

Çevirmek için tıkla

follow-through

nounBir işi sonuna kadar yapma, sözünü yerine getirme.

"Your follow-through is important if you want to succeed. (Başarılı olmak istiyorsan bir işi sonuna kadar yapman önemlidir.)"

nounSporcunun topa vurduktan veya attıktan sonra yaptığı devam hareketi.

"The tennis player has a strong follow-through. (Tenisçinin topa vurduktan sonra yaptığı devam hareketi güçlüdür.)"

Deyimler / Öbekler

follow through
Bir planı veya sözü sonuna kadar uygulamak.

"She promised to help and followed through. (Yardım edeceğine söz verdi ve sözünü tuttu.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

statue

noun

"The city has a famous statue in the square. (Şehrin meydanında ünlü bir heykel var.)"

Çevirmek için tıkla

statue

nounHeykel

"The city has a famous statue in the square. (Şehrin meydanında ünlü bir heykel var.)"