Kütüphaneye Dön
Back to the Future
MOVIEENZor8.3

Back to the Future

Eighties teenager Marty McFly is accidentally sent back in time to 1955, inadvertently disrupting his parents' first meeting and attracting his mother's romantic interest. Marty must repair the damage to history by rekindling his parents' romance and - with the help of his eccentric inventor friend Doc Brown - return to 1985.

1.149

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1149 kelime
A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

A2

toward

preposition

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

Çevirmek için tıkla

toward

prepositionDoğru.

"She walked toward the station. (O istasyona doğru yürüdü.)"

prepositionKarşı.

"He was very kind toward the children. (O, çocuklara karşı çok nazikti.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
B2

loan

noun

"She took out a loan to buy a car. (Araba almak için kredi çekti.)"

Çevirmek için tıkla

loan

nounBorç, kredi.

"She took out a loan to buy a car. (Araba almak için kredi çekti.)"

nounÖdünç verilen şey.

"The library gave me the book on loan. (Kütüphane kitabı bana ödünç verdi.)"

verbÖdünç vermek.

"Can you loan me your bicycle for the afternoon? (Bisikletini öğleden sonra bana ödünç verebilir misin?)"

Fiil Halleri

V1loan
V2loaned
V3loaned
INGloaning

Deyimler / Öbekler

loan out
Ödünç vermek.

"The museum loans out paintings to other galleries. (Müze, tabloları başka galerilere ödünç verir.)"

A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

C1

synchronization

noun

"The synchronization failed. (Eşzamanlama başarısız oldu.)"

Çevirmek için tıkla

synchronization

nounEşzamanlama, senkronizasyon.

"The synchronization failed. (Eşzamanlama başarısız oldu.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

A2

rock

noun

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

Çevirmek için tıkla

rock

nounKaya, taş.

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

nounRock müziği.

"My brother likes rock. (Ağabeyim rock müziğini sever.)"

verbSallamak, sallanmak.

"The boat rocked on the waves. (Tekne dalgaların üzerinde sallandı.)"

Fiil Halleri

V1rock
V2rocked
V3rocked
INGrocking

Deyimler / Öbekler

rock out
Rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlenmek.

"They rocked out at the concert. (Konserde rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlendiler.)"

A2

lamp

noun

"Turn on the lamp. (Lambayı aç.)"

Çevirmek için tıkla

lamp

nounlamba

"Turn on the lamp. (Lambayı aç.)"

B2

load

verb

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

Çevirmek için tıkla

load

verbyüklemek (taşımak)

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

verbyüklemek (cihaza koymak)

"She loaded the new software onto her laptop. (Yeni yazılımı dizüstüne yükledi.)"

nounyük

"The load was too heavy for the cart. (Yük araba için çok ağırdı.)"

nouniş yükü

"He has a heavy load of work this week. (Bu hafta çok işi var.)"

Fiil Halleri

V1load
V2loaded
V3loaded
INGloading

Deyimler / Öbekler

load up
Bir şeyi tamamen veya iyice doldurmak.

"We loaded up the car for the trip. (Seyahat için arabayı eşyalarla doldurduk.)"

load into
Bir şeyi bir araca, kaba veya kutuya koymak.

"They loaded the boxes into the van. (Kutuları minibüse koydular.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A2

regular

adjective

"This is a regular meeting. (Bu normal bir toplantıdır.)"

Çevirmek için tıkla

regular

adjectivenormal

"This is a regular meeting. (Bu normal bir toplantıdır.)"

adjectivebelirli aralıklarla olan

"The buses come at regular times. (Otobüsler belirli zamanlarda gelir.)"

nounsürekli gelen müşteri

"He is a regular at that café. (O, o kafeye sık sık giden bir müşteridir.)"

A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

B1

nuclear

adjective

"The nuclear power plant supplies electricity to the city. (Atom santrali şehre elektrik sağlıyor.)"

Çevirmek için tıkla

nuclear

adjectivenükleer

"The nuclear power plant supplies electricity to the city. (Atom santrali şehre elektrik sağlıyor.)"

adjectiveçekirdek aileye ilişkin

"They grew up in a nuclear family. (Onlar anne, baba ve çocuklardan oluşan bir ailede büyüdüler.)"

A2

human

noun

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

Çevirmek için tıkla

human

nounİnsan, insanlık

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

adjectiveİnsani, insancıl

"It's human to make mistakes. (Hata yapmak insana özgüdür.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A1

relax

verb

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

Çevirmek için tıkla

relax

verbRahatlamak

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

verbGevşetmek

"The government relaxed the travel restrictions. (Hükümet seyahat kısıtlamalarını gevşetti.)"

Fiil Halleri

V1relax
V2relaxed
V3relaxed
INGrelaxing
A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

A2

weatherman

noun

"He is the world's most famous weatherman. (O, dünyanın en ünlü hava durumu sunucusudur.)"

Çevirmek için tıkla

weatherman

nounHava durumu sunucusu

"He is the world's most famous weatherman. (O, dünyanın en ünlü hava durumu sunucusudur.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

input

noun

"The system requires user input. (Sistem kullanıcıdan veri girişi istiyor.)"

Çevirmek için tıkla

input

nounGirdi.

"The system requires user input. (Sistem kullanıcıdan veri girişi istiyor.)"

nounGörüş.

"We need more input from the team. (Takımdan daha fazla görüşe ihtiyacımız var.)"

verbGirmek.

"Please input the numbers into the spreadsheet. (Lütfen sayıları hesap tablosuna girin.)"

Fiil Halleri

V1input
V2input
V3input
INGinputting
A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

C1

gravitational

adjective

"The telescope recorded gravitational wave signatures from a distant collision. (Teleskop uzak bir çarpışmadan gelen yerçekimi dalgalarının izlerini kaydetti.)"

Çevirmek için tıkla

gravitational

adjectiveyerçekimiyle ilgili

"The telescope recorded gravitational wave signatures from a distant collision. (Teleskop uzak bir çarpışmadan gelen yerçekimi dalgalarının izlerini kaydetti.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

B2

parole

noun

"Just ask my parole officer. (Sadece şartlı tahliye memuruma sor.)"

Çevirmek için tıkla

parole

nounŞartlı tahliye.

"Just ask my parole officer. (Sadece şartlı tahliye memuruma sor.)"

verbŞartlı tahliye etmek.

"They paroled him after five years. (Onu beş yıl sonra şartlı tahliye ettiler.)"

Fiil Halleri

V1parole
V2paroled
V3paroled
INGparoling
C1

slop

verb

"Slop the pigs. (Domuzlara yemek ver.)"

Çevirmek için tıkla

slop

verbDomuzlara artık veya sulu yiyecek vermek.

"Slop the pigs. (Domuzlara yemek ver.)"

verbsıvıyı dökmek veya sıçratmak

"He slopped coffee on his shirt. (Kahveyi gömleğine döktü.)"

nounDomuz yemi.

"The pigs ate the slop. (Domuzlar artık yemi yedi.)"

noundökülmüş veya taşmış kirli sıvı

"There was slop on the floor. (Yerde sıvı dökülmüştü.)"

Fiil Halleri

V1slop
V2slopped
V3slopped
INGslopping
B2

chase

verb

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

Çevirmek için tıkla

chase

verbkovalamak

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

verbelde etmeye çalışmak

"She is chasing a promotion at work. (O, iş yerinde terfi almaya çalışıyor.)"

nounKovalamaca.

"The police were in a long chase after the suspect. (Polis şüphelinin peşinde uzun bir kovalamaca yaptı.)"

Fiil Halleri

V1chase
V2chased
V3chased
INGchasing

Deyimler / Öbekler

chase after
birinin veya bir şeyin peşinden koşmak veya onu yakalamaya çalışmak

"He chased after the bus but missed it. (Otobüsün peşinden koştu ama yakalayamadı.)"

chase down
takip edip bulmak veya yakalamak

"They chased down the thief and caught him. (Hırsızı takip edip yakaladılar.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

A2

pop

noun

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

Çevirmek için tıkla

pop

nounPatlama sesi.

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

nounPop müzik.

"She likes pop music. (O, yaygın olarak dinlenen hafif müziği seviyor.)"

verbPatlamak.

"The balloon popped. (Balon patladı.)"

verbUğramak.

"I'll pop into the shop for some milk. (Süt almak için dükkâna kısa süreliğine uğrayacağım.)"

Fiil Halleri

V1pop
V2popped
V3popped
INGpopping

Deyimler / Öbekler

pop in
kısa süreliğine uğramak

"Can you pop in later? (Daha sonra kısa süreliğine uğrayabilir misin?)"

pop out
kısa süreliğine dışarı çıkmak

"I need to pop out to the shop. (Dükkâna kısa süreliğine çıkmam gerekiyor.)"

A2

electrical

adjective

"There was an electrical problem in the house. (Evde elektrikle ilgili bir sorun vardı.)"

Çevirmek için tıkla

electrical

adjectiveelektriksel

"There was an electrical problem in the house. (Evde elektrikle ilgili bir sorun vardı.)"

adjectiveelektrikle çalışan

"The toaster is an electrical appliance. (Ekmek kızartma makinesi elektrikle çalışan bir cihazdır.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

tax

noun

"I have to pay my taxes before April. (Vergilerimi Nisan'dan önce ödemek zorundayım.)"

Çevirmek için tıkla

tax

nounVergi.

"I have to pay my taxes before April. (Vergilerimi Nisan'dan önce ödemek zorundayım.)"

nounYük, zorluk.

"The long hours were a tax on her health. (Uzun çalışma saatleri sağlığına yük oldu.)"

verbVergilendirmek.

"The government decided to tax small businesses. (Hükümet küçük işletmelerden vergi almaya karar verdi.)"

verbYormak

"The long flight taxed his energy. (Uzun uçuş onun enerjisini yordu.)"

Fiil Halleri

V1tax
V2taxed
V3taxed
INGtaxing
A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

B2

re-entry

noun

"She felt nervous on re-entry into the house. (Eve yeniden girince gergin hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

re-entry

nounYeniden giriş

"She felt nervous on re-entry into the house. (Eve yeniden girince gergin hissetti.)"

A2

safe

adjective

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

Çevirmek için tıkla

safe

adjectiveGüvenli.

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

nounKasa

"She put the money in the safe. (O parayı kasaya koydu.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

A1

week

noun

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

Çevirmek için tıkla

week

nounYedi gün süren zaman dilimi.

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

phraseHaftada, her hafta.

"She goes swimming three times a week. (Haftada üç kez yüzmeye gider.)"

B2

theft

noun

"There has been an increase in car thefts this year. (Bu yıl araba hırsızlıklarında bir artış oldu.)"

Çevirmek için tıkla

theft

nounhırsızlık

"There has been an increase in car thefts this year. (Bu yıl araba hırsızlıklarında bir artış oldu.)"

C1

declaration

noun

"The government issued a declaration of emergency. (Hükümet olağanüstü hal ilan etti.)"

Çevirmek için tıkla

declaration

nounAçıklama.

"The government issued a declaration of emergency. (Hükümet olağanüstü hal ilan etti.)"

nounresmî yazılı beyan

"She filed a declaration with the tax office. (O, vergi dairesine bir vergi beyannamesi verdi.)"

A1

can

modal

"She can swim. (O yüzebilir.)"

Çevirmek için tıkla

can

modalYapabilmek.

"She can swim. (O yüzebilir.)"

modalİzin istemek/vermeyi belirtir.

"Can I open the window? (Pencereyi açabilir miyim?)"

nounKutu.

"I have a can of soda. (Bir kutu gazozum var.)"

C1

standing

adjective

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

Çevirmek için tıkla

standing

adjectiveayakta

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

adjectiveSürekli.

"He has a standing invitation to visit their house. (Onların evini ziyaret etmesi için sürekli bir davetiyesi var.)"

nounbir kişinin toplumdaki saygınlığı veya sosyal konumu

"Her standing in the community grew after she started the charity. (Hayır kurumunu başlattıktan sonra toplumdaki saygınlığı arttı.)"

C1

skip

verb

"She decided to skip the meeting. (Toplantıya katılmamaya karar verdi.)"

Çevirmek için tıkla

skip

verbAtlamak (yapmamak); sıçramak

"She decided to skip the meeting. (Toplantıya katılmamaya karar verdi.)"

nounBüyük çöp konteyneri.

"They hired a skip to clear the house. (Evi temizlemek için büyük bir çöp konteyneri kiraladılar.)"

Fiil Halleri

V1skip
V2skipped
V3skipped
INGskipping

Deyimler / Öbekler

skip out on
Bir yükümlülükten ya da ödemeden kaçmak; birini ya da bir şeyi yalnız bırakmak.

"He skipped out on the bill. (Hesabı ödemekten kaçtı.)"

skip over
Bir bölümü veya kısmı atlamak; göz ardı etmek.

"Skip over this paragraph; it's not important. (Bu paragrafı atla; önemli değil.)"

A1

hair

noun

"She has long hair. (Onun saçları uzun.)"

Çevirmek için tıkla

hair

nounSaç

"She has long hair. (Onun saçları uzun.)"