Kütüphaneye Dön
Life Is Beautiful
MOVIEENOrta8.4

Life Is Beautiful

A touching story of an Italian book seller of Jewish ancestry who lives in his own little fairy tale. His creative and happy life would come to an abrupt halt when his entire family is deported to a concentration camp during World War II. While locked up he tries to convince his son that the whole thing is just a game.

1.050

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1050 kelime
A1

friday

proper noun

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

friday

proper nounHaftanın beşinci günü; Cuma.

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

B1

cheep

verb

"Baby birds cheep for food. (Yavru kuşlar yiyecek için cıvıldıyor.)"

Çevirmek için tıkla

cheep

verbcıvıldamak

"Baby birds cheep for food. (Yavru kuşlar yiyecek için cıvıldıyor.)"

nouncıvıltı

"I heard a cheep outside the window. (Pencerenin dışında bir cıvıltı duydum.)"

Fiil Halleri

V1cheep
V2cheeped
V3cheeped
INGcheeping
A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

rock

noun

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

Çevirmek için tıkla

rock

nounKaya, taş.

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

nounRock müziği.

"My brother likes rock. (Ağabeyim rock müziğini sever.)"

verbSallamak, sallanmak.

"The boat rocked on the waves. (Tekne dalgaların üzerinde sallandı.)"

Fiil Halleri

V1rock
V2rocked
V3rocked
INGrocking

Deyimler / Öbekler

rock out
Rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlenmek.

"They rocked out at the concert. (Konserde rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlendiler.)"

B2

lean

verb

"She leaned forward to hear the speaker. (Konuşmacıyı duyabilmek için öne doğru eğildi.)"

Çevirmek için tıkla

lean

verbEğilmek, yaslanmak.

"She leaned forward to hear the speaker. (Konuşmacıyı duyabilmek için öne doğru eğildi.)"

verbbirine güvenmek veya birine dayanmak

"When she felt sad, she leaned on her friends. (Üzgün hissettiğinde arkadaşlarına güvendi.)"

adjectiveince veya az yağlı; çok etli olmayan

"He has a lean build and runs fast. (İnce bir yapısı var ve hızlı koşuyor.)"

adjectiveKıt.

"After the bad season it was a lean year for the farm. (Kötü sezonun ardından çiftlik için geliri düşük bir yıl oldu.)"

Fiil Halleri

V1lean
V2leaned
V3leaned
INGleaning

Deyimler / Öbekler

lean on
birine güvenmek veya birine baskı yapmak

"You can lean on me if you need help. (Yardıma ihtiyacın olursa bana güvenebilirsin.)"

lean toward
bir fikir veya seçeneğe eğilim göstermek, onu tercih etmeye yakın olmak

"I'm leaning toward taking the job. (İşi kabul etmeye daha yakın hissediyorum.)"

B1

bite

verb

"The dog bit my hand. (Köpek elimi ısırdı.)"

Çevirmek için tıkla

bite

verbIsırmak

"The dog bit my hand. (Köpek elimi ısırdı.)"

nounIsırık

"He took a bite of the sandwich. (O, sandviçten bir ısırık aldı.)"

Fiil Halleri

V1bite
V2bit
V3bitten
INGbiting

Deyimler / Öbekler

bite off
1) Dişle koparmak. 2) Mecazi: gücünün üstünde bir işe girişmek.

"He bit off more than he could chew. (O, yapabileceğinden fazlasını üstlendi.)"

bite back
Sözle karşılık vermek veya bir şeyi söylemekten kendini tutmak.

"She wanted to say something rude but bit back. (O, kaba bir şey söylemek istedi ama kendini tuttu.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
B1

poetry

noun

"She enjoys reading poetry in her free time. (Boş zamanlarında şiir okumaktan hoşlanır.)"

Çevirmek için tıkla

poetry

nounŞiir; şiir sanatı.

"She enjoys reading poetry in her free time. (Boş zamanlarında şiir okumaktan hoşlanır.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

B1

prince

noun

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

Çevirmek için tıkla

prince

nounPrens.

"The prince will become king one day. (Prens bir gün kral olacak.)"

A2

quietly

adverb

"The baby slept quietly. (Bebek sessizce uyudu.)"

Çevirmek için tıkla

quietly

adverbAz ses çıkararak; gürültü yapmadan.

"The baby slept quietly. (Bebek sessizce uyudu.)"

adverbGizlice.

"He quietly left the party. (O, partiden gizlice ayrıldı.)"

A2

marry

verb

"They will marry next month. (Onlar gelecek ay evlenecekler.)"

Çevirmek için tıkla

marry

verbEvlenmek.

"They will marry next month. (Onlar gelecek ay evlenecekler.)"

Fiil Halleri

V1marry
V2married
V3married
INGmarrying

Deyimler / Öbekler

marry off
birini (genellikle çocuğunu) evlendirmek

"They married off their daughter when she was nineteen. (Onlar kızlarını on dokuz yaşındayken evlendirdiler.)"

marry into
evlenerek bir ailenin parçası olmak

"He married into a wealthy family. (O, zengin bir ailenin parçası oldu.)"

A2

lead

noun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lead

nounkurşun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

nounÜstünlük, fark.

"They have a two-goal lead in the match. (Maçta iki gollük üstünlükleri var.)"

verbBir grubu yönetmek ya da yönlendirmek.

"She leads a team of 20 people. (20 kişilik bir ekibe liderlik ediyor.)"

verbBir yere gitmek, götürmek.

"This road leads to the city. (Bu yol şehre gidiyor.)"

nounBaşrol.

"She won the lead in a new musical. (Yeni bir müzikalde başrolü kazandı.)"

Fiil Halleri

V1lead
V2led
V3led
INGleading
B2

grand

adjective

"They stayed in a grand hotel near the sea. (Denizin yakınındaki büyük ve görkemli bir otelde kaldılar.)"

Çevirmek için tıkla

grand

adjectiveBüyük ve görkemli.

"They stayed in a grand hotel near the sea. (Denizin yakınındaki büyük ve görkemli bir otelde kaldılar.)"

nounBin dolar veya sterlin.

"The car cost ten grand. (Araba on bin dolara mal oldu.)"

A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
A2

schedule

noun

"Check the schedule to see when the train leaves. (Trenin ne zaman kalktığını görmek için zaman çizelgesine bak.)"

Çevirmek için tıkla

schedule

nounzaman çizelgesi

"Check the schedule to see when the train leaves. (Trenin ne zaman kalktığını görmek için zaman çizelgesine bak.)"

nounprogram

"The festival's schedule includes concerts and workshops. (Festival programı konserler ve atölyeler içeriyor.)"

verbPlanlamak.

"Schedule the meeting for Monday. (Toplantıyı Pazartesi için planla.)"

Fiil Halleri

V1schedule
V2scheduled
V3scheduled
INGscheduling
A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

C1

chaos

noun

"After the storm, the streets were in chaos. (Fırtınadan sonra sokaklar kargaşa içindeydi.)"

Çevirmek için tıkla

chaos

nounKargaşa.

"After the storm, the streets were in chaos. (Fırtınadan sonra sokaklar kargaşa içindeydi.)"

A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

blanket

noun

"She put a blanket over the sleeping child. (Uyuyan çocuğun üstüne bir battaniye koydu.)"

Çevirmek için tıkla

blanket

nounBattaniye.

"She put a blanket over the sleeping child. (Uyuyan çocuğun üstüne bir battaniye koydu.)"

adjectiveToplu, genel.

"The school made a blanket rule for everyone. (Okul herkes için genel bir kural koydu.)"

verbBastırmak, kaplamak.

"Snow blanketed the road. (Kar yolu kapladı.)"

C1

obsess

verb

"She obsesses about small details. (O, küçük ayrıntılar hakkında aşırı düşünür.)"

Çevirmek için tıkla

obsess

verbtakıntı yapmak

"She obsesses about small details. (O, küçük ayrıntılar hakkında aşırı düşünür.)"

verbBirinin zihnini tamamen meşgul etmek, takıntı haline getirmek.

"Don't let small mistakes obsess you. (Küçük hataların seni takıntılı hale getirmesine izin verme.)"

Fiil Halleri

V1obsess
V2obsessed
V3obsessed
INGobsessing

Deyimler / Öbekler

obsess over
Bir şey üzerinde sürekli ve aşırı şekilde düşünmek veya endişelenmek.

"Parents often obsess over their children's grades. (Ebeveynler sık sık çocuklarının notları üzerinde aşırı endişelenirler.)"

A1

spanish

adjective

"She is learning the Spanish language. (İspanyolca öğreniyor.)"

Çevirmek için tıkla

spanish

adjectiveİspanyol

"She is learning the Spanish language. (İspanyolca öğreniyor.)"

nounİspanya'nın resmi dili.

"He speaks fluent Spanish. (Akıcı bir şekilde İspanyolca konuşuyor.)"

B1

reality

noun

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

Çevirmek için tıkla

reality

noungerçek

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

B2

platypus

noun

"The children learned about the platypus. (Çocuklar ornitorenk hakkında bilgi öğrendiler.)"

Çevirmek için tıkla

platypus

nounOrnitorenk.

"The children learned about the platypus. (Çocuklar ornitorenk hakkında bilgi öğrendiler.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

plain

adjective

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

Çevirmek için tıkla

plain

adjectiveSüsü olmayan, basit ve gösterişsiz.

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

adjectiveAçık.

"It was plain that he was tired. (Yorgun olduğu çok açıktı.)"

nounDüzlük.

"They walked across the plain. (Onlar düzlük boyunca yürüdü.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

B2

furious

adjective

"She was furious when she heard the news. (Haberleri duyduğunda çok öfkelendi.)"

Çevirmek için tıkla

furious

adjectiveÇok öfkeli; güçlü bir şekilde kızmış.

"She was furious when she heard the news. (Haberleri duyduğunda çok öfkelendi.)"

adjectiveşiddetli

"The furious wind knocked down the fence. (Şiddetli rüzgâr çiti devirdi.)"

A2

prize

noun

"She won a prize for her painting. (O, resmi için bir ödül kazandı.)"

Çevirmek için tıkla

prize

nounÖdül.

"She won a prize for her painting. (O, resmi için bir ödül kazandı.)"

verbbir şeyi çok değerli veya önemli saymak

"We prize honesty in our family. (Bizim ailemiz dürüstlüğe değer verir.)"

Fiil Halleri

V1prize
V2prized
V3prized
INGprizing
A2

fear

noun

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

fear

nounKorku

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

verbKorkmak.

"Children often fear the dark. (Çocuklar çoğunlukla karanlıktan korkar.)"

verbEndişe duymak.

"I fear we are too late. (Korkarım çok geç kaldık.)"

Fiil Halleri

V1fear
V2feared
V3feared
INGfearing

Deyimler / Öbekler

fear for
Birinin ya da bir şeyin güvenliği veya durumu için endişe duymak.

"They feared for the hostages' safety. (Onlar rehinedeki kişilerin güvenliği için endişe ettiler.)"

C1

inspection

noun

"The mechanic carried out an inspection of the engine. (Tamirci motoru dikkatle ve ayrıntılı olarak kontrol etti.)"

Çevirmek için tıkla

inspection

nounİnceleme.

"The mechanic carried out an inspection of the engine. (Tamirci motoru dikkatle ve ayrıntılı olarak kontrol etti.)"

noundenetim

"The restaurant failed the health inspection. (Restoran sağlık denetiminden geçemedi.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

A2

pop

noun

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

Çevirmek için tıkla

pop

nounPatlama sesi.

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

nounPop müzik.

"She likes pop music. (O, yaygın olarak dinlenen hafif müziği seviyor.)"

verbPatlamak.

"The balloon popped. (Balon patladı.)"

verbUğramak.

"I'll pop into the shop for some milk. (Süt almak için dükkâna kısa süreliğine uğrayacağım.)"

Fiil Halleri

V1pop
V2popped
V3popped
INGpopping

Deyimler / Öbekler

pop in
kısa süreliğine uğramak

"Can you pop in later? (Daha sonra kısa süreliğine uğrayabilir misin?)"

pop out
kısa süreliğine dışarı çıkmak

"I need to pop out to the shop. (Dükkâna kısa süreliğine çıkmam gerekiyor.)"

A2

individual

noun

"Each student is treated as an individual. (Her öğrenci ayrı bir kişi olarak ele alınır.)"

Çevirmek için tıkla

individual

nounBirey

"Each student is treated as an individual. (Her öğrenci ayrı bir kişi olarak ele alınır.)"

adjectiveBireysel

"She has very individual tastes in music. (Onun müzik zevkleri çok kendine özgüdür.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

ugly

adjective

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

Çevirmek için tıkla

ugly

adjectiveGörünüşü hoş olmayan; çirkin.

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

adjectiveKötü

"The argument got ugly. (Tartışma kötüleşti ve daha sert hale geldi.)"

B2

stall

verb

"The car stalled at the traffic light. (Arabanın motoru trafik ışığında aniden durdu.)"

Çevirmek için tıkla

stall

verbDurmak.

"The car stalled at the traffic light. (Arabanın motoru trafik ışığında aniden durdu.)"

verboyalamak

"She stalled when asked about her plans. (Planları hakkında sorulduğunda oyalandı ve cevap vermekten kaçındı.)"

nounTezgah.

"We bought fruit from a stall in the market. (Pazardaki bir tezgahtan meyve aldık.)"

nounTuvaletteki ayrı, özel bölme; kabin

"There was a long line for the restroom stalls. (Tuvalet kabinleri için uzun bir sıra vardı.)"

Fiil Halleri

V1stall
V2stalled
V3stalled
INGstalling

Deyimler / Öbekler

stall out
Çalışmayı tamamen durdurmak; (motor için) aniden stop etmek

"The engine stalled out on the highway. (Otoyolda motor aniden durdu.)"

stall for (time)
Zaman kazanmak için oyalamak veya geciktirmek

"They stalled for time until help arrived. (Yardım gelene kadar zaman kazanmak için oyalandılar.)"

A1

person

noun

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

Çevirmek için tıkla

person

nounkişi

"There was one person at the bus stop. (Otobüs durağında bir kişi vardı.)"

B1

escape

verb

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

Çevirmek için tıkla

escape

verbkaçmak

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

nounKaçış.

"He made a daring escape. (O, cüretkar bir kaçış gerçekleştirdi.)"

Fiil Halleri

V1escape
V2escaped
V3escaped
INGescaping

Deyimler / Öbekler

escape into
Gerçeklikten veya sıkıcı bir durumdan kaçmak için hayali bir dünyaya veya farklı bir aktiviteye sığınmak.

"She often escapes into a world of fantasy novels. (O, sık sık fantezi romanları dünyasına kaçar.)"

A2

safe

adjective

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

Çevirmek için tıkla

safe

adjectiveGüvenli.

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

nounKasa

"She put the money in the safe. (O parayı kasaya koydu.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

B1

departure

noun

"His sudden departure surprised everyone. (Onun ani ayrılışı herkesi şaşırttı.)"

Çevirmek için tıkla

departure

nounbir yerden veya bir kişiden ayrılma

"His sudden departure surprised everyone. (Onun ani ayrılışı herkesi şaşırttı.)"

nounKalkış

"The train's departure is at nine o'clock. (Trenin kalkış saati dokuz.)"

A1

dog

noun

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

Çevirmek için tıkla

dog

nounEvcil köpek; (hakaret) kaba kişi

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

verbTakip etmek.

"Reporters dogged the actor after the scandal. (Skandalın ardından muhabirler aktörün peşinden ayrılmadı.)"

Fiil Halleri

V1dog
V2dogged
V3dogged
INGdogging
A1

week

noun

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

Çevirmek için tıkla

week

nounYedi gün süren zaman dilimi.

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

phraseHaftada, her hafta.

"She goes swimming three times a week. (Haftada üç kez yüzmeye gider.)"

B1

upset

adjective

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

Çevirmek için tıkla

upset

adjectiveÜzgün, kırgın veya endişeli hissetmek.

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

adjectiveMidesi bozuk.

"He has an upset stomach. (Onun midesi bozuk.)"

verbBirini üzmek veya endişelendirmek.

"The news upset her. (Haberler onu üzdü.)"

verbAltüst etmek.

"The storm upset our plans. (Fırtına planlarımızı bozdu.)"

nounSürpriz mağlubiyet; beklenmeyen sonuç

"The team's win was a major upset. (Takımın galibiyeti büyük bir sürprizdi.)"

Fiil Halleri

V1upset
V2upset
V3upset
INGupsetting
A1

goodbye

interjection

"She waved and said goodbye. (O el salladı ve hoşça kal dedi.)"

Çevirmek için tıkla

goodbye

interjectionAyrılırken söylenen kısa veda sözü.

"She waved and said goodbye. (O el salladı ve hoşça kal dedi.)"

nounveda

"They said their goodbyes at the airport. (Havaalanında vedalaştılar.)"