Kütüphaneye Dön
The Green Mile
MOVIEENZor8.5

The Green Mile

A supernatural tale set on death row in a Southern prison, where gentle giant John Coffey possesses the mysterious power to heal people's ailments. When the cell block's head guard, Paul Edgecomb, recognizes Coffey's miraculous gift, he tries desperately to help stave off the condemned man's execution.

1.201

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1201 kelime
B1

occasion

noun

"This is a good occasion to thank everyone. (Bu, herkese teşekkür etmek için iyi bir fırsat.)"

Çevirmek için tıkla

occasion

nounFırsat, uygun zaman.

"This is a good occasion to thank everyone. (Bu, herkese teşekkür etmek için iyi bir fırsat.)"

nounÖzel olay veya gün.

"She wore a beautiful dress for the occasion. (Özel gün için güzel bir elbise giydi.)"

B1

victim

noun

"The victims of the car crash were treated at the scene. (Trafik kazasında zarar görenler olay yerinde tedavi edildi.)"

Çevirmek için tıkla

victim

nounKurban.

"The victims of the car crash were treated at the scene. (Trafik kazasında zarar görenler olay yerinde tedavi edildi.)"

A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

B1

range

noun

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

Çevirmek için tıkla

range

nounmenzil

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

nounçeşitlilik

"The store offers a wide range of products. (Mağaza geniş bir ürün yelpazesi sunuyor.)"

Fiil Halleri

V1range
V2ranged
V3ranged
INGranging

Deyimler / Öbekler

range from
Belirli sınırlar arasında değişmek veya çeşitlilik göstermek (genellikle 'to' ile kullanılır).

"Prices range from $10 to $50. (Fiyatlar 10 ile 50 dolar arasında değişiyor.)"

A2

rather

adverb

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

Çevirmek için tıkla

rather

adverbOldukça, epeyce.

"It is rather cold today. (Bugün hava oldukça soğuk.)"

adverbTercihen; daha doğrusu.

"I would rather stay at home. (Evde kalmayı tercih ederim.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

rock

noun

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

Çevirmek için tıkla

rock

nounKaya, taş.

"He sat on a rock by the river. (Nehrin yanındaki bir kayanın üzerine oturdu.)"

nounRock müziği.

"My brother likes rock. (Ağabeyim rock müziğini sever.)"

verbSallamak, sallanmak.

"The boat rocked on the waves. (Tekne dalgaların üzerinde sallandı.)"

Fiil Halleri

V1rock
V2rocked
V3rocked
INGrocking

Deyimler / Öbekler

rock out
Rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlenmek.

"They rocked out at the concert. (Konserde rock müzik eşliğinde coşkuyla eğlendiler.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

B2

chief

noun

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

Çevirmek için tıkla

chief

nounlider

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

adjectiveEn önemli; esas olan.

"The chief reason is the high cost. (En önemli neden yüksek maliyettir.)"

A2

training

noun

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

Çevirmek için tıkla

training

nounEğitim, antrenman

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

C1

leap

verb

"The cat leaped onto the table. (Kedi masanın üzerine zıpladı.)"

Çevirmek için tıkla

leap

verbSıçramak.

"The cat leaped onto the table. (Kedi masanın üzerine zıpladı.)"

verbAni artmak.

"Sales leaped after the new ad campaign. (Yeni reklam kampanyasından sonra satışlar hızla arttı.)"

nounSıçrama.

"She made a leap over the stream. (O, derenin üzerinden bir sıçrama yaptı.)"

Fiil Halleri

V1leap
V2leapt
V3leapt
INGleaping

Deyimler / Öbekler

leap at
fırsatı hemen ve hevesle kabul etmek

"When offered the job, he leaped at the opportunity. (İş teklif edildiğinde fırsatı hemen ve hevesle kabul etti.)"

leap up
hızla ayağa kalkmak veya ani şekilde yükselmek

"She leaped up when she heard the news. (Haberleri duyunca hızla ayağa kalktı.)"

B2

conduct

verb

"The team will conduct a survey next month. (Ekip gelecek ay bir anket yapacak.)"

Çevirmek için tıkla

conduct

verbyürütmek

"The team will conduct a survey next month. (Ekip gelecek ay bir anket yapacak.)"

verbdavranmak

"She conducted herself calmly during the crisis. (Kriz sırasında sakin davrandı.)"

nounDavranış.

"His conduct at the meeting surprised everyone. (Toplantıdaki davranışı herkesi şaşırttı.)"

nounYürütülme biçimi.

"The conduct of the negotiations was criticised. (Görüşmelerin yürütülme biçimi eleştirildi.)"

Fiil Halleri

V1conduct
V2conducted
V3conducted
INGconducting
A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A2

wallet

noun

"I forgot my wallet. (Cüzdanımı unuttum.)"

Çevirmek için tıkla

wallet

nounCüzdan

"I forgot my wallet. (Cüzdanımı unuttum.)"

nounDijital cüzdan

"She paid with her digital wallet. (O, dijital cüzdanıyla ödedi.)"

A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A2

quietly

adverb

"The baby slept quietly. (Bebek sessizce uyudu.)"

Çevirmek için tıkla

quietly

adverbAz ses çıkararak; gürültü yapmadan.

"The baby slept quietly. (Bebek sessizce uyudu.)"

adverbGizlice.

"He quietly left the party. (O, partiden gizlice ayrıldı.)"

A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
C1

drift

verb

"The boat drifted out to sea. (Tekne açık denize doğru sürüklendi.)"

Çevirmek için tıkla

drift

verbSürüklenmek.

"The boat drifted out to sea. (Tekne açık denize doğru sürüklendi.)"

verbKaymak.

"Their conversation drifted onto other topics. (Konuşmaları yavaşça başka konulara kaydı.)"

nounana fikir

"I couldn't follow the drift of his argument. (Onun savının ana fikrini takip edemedim.)"

nounBirikinti.

"Snow drifts blocked the road. (Kar birikintileri yolu kapattı.)"

Fiil Halleri

V1drift
V2drifted
V3drifted
INGdrifting

Deyimler / Öbekler

drift apart
Zamanla ilişkilerin veya insanların birbirinden uzaklaşması.

"After college they drifted apart. (Üniversiteden sonra birbirlerinden uzaklaştılar.)"

drift off
Yavaşça uykuya dalmak.

"He drifted off during the lecture. (Ders sırasında uykuya daldı.)"

A1

baby

noun

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

Çevirmek için tıkla

baby

nounBebek.

"The baby is sleeping. (Bebek uyuyor.)"

nounYavru.

"The dog had three babies. (Köpeğin üç yavrusu vardı.)"

verbŞımartmak; aşırı korumak

"Don't baby him; let him try. (Ona aşırı koruyucu davranma; denemesine izin ver.)"

adjectiveBebek.

"She bought baby clothes. (O bebek giysileri aldı.)"

nounÖzenle ilgilenilen şey; gözbebeği.

"This old car is my baby. (Bu eski araba benim gözbebeğim.)"

Fiil Halleri

V1baby
V2babied
V3babied
INGbabying
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
C1

stoke

verb

"He stoked the fire to keep the cabin warm. (Kulübe sıcak kalsın diye ateşe odun ekledi.)"

Çevirmek için tıkla

stoke

verbateşe yakıt eklemek

"He stoked the fire to keep the cabin warm. (Kulübe sıcak kalsın diye ateşe odun ekledi.)"

verbduyguyu körüklemek

"The politician's speech stoked public anger. (Politikacının konuşması halkın öfkesini artırdı.)"

Fiil Halleri

V1stoke
V2stoked
V3stoked
INGstoking

Deyimler / Öbekler

stoke up
Ateşi veya sobayı yakıtla güçlendirmek; mecaz anlamda duyguyu körüklemek.

"She stoked up the stove before cooking. (Yemek yapmadan önce sobaya odun ekledi.)"

A1

lunch

noun

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

Çevirmek için tıkla

lunch

nounÖğle yemeği.

"What's for lunch today? (Bugün öğle yemeğinde ne var?)"

verbÖğle yemeği yemek.

"We lunched at a small cafe. (Küçük bir kafede öğle yemeği yedik.)"

Fiil Halleri

V1lunch
V2lunched
V3lunched
INGlunching
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

plain

adjective

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

Çevirmek için tıkla

plain

adjectiveSüsü olmayan, basit ve gösterişsiz.

"She wore a plain dress to the party. (O partiye sade bir elbise giydi.)"

adjectiveAçık.

"It was plain that he was tired. (Yorgun olduğu çok açıktı.)"

nounDüzlük.

"They walked across the plain. (Onlar düzlük boyunca yürüdü.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

B2

pitch

noun

"The singer's pitch was perfect. (Şarkıcının ses perdesi mükemmeldi.)"

Çevirmek için tıkla

pitch

nounperde

"The singer's pitch was perfect. (Şarkıcının ses perdesi mükemmeldi.)"

nounSaha.

"The players walked onto the pitch. (Oyuncular sahaya çıktı.)"

nounsatış konuşması

"He gave a sales pitch to the investors. (Yatırımcılara satış sunumu yaptı.)"

verbFırlatmak.

"She pitched the ball to her teammate. (Topu takım arkadaşına fırlattı.)"

verbÇadır kurmak.

"We pitched our tent by the lake. (Gölün yanına çadırımızı kurduk.)"

verbSunmak.

"He pitched a new idea to the committee. (Komiteye yeni bir fikir sundu.)"

Fiil Halleri

V1pitch
V2pitched
V3pitched
INGpitching

Deyimler / Öbekler

pitch in
Bir işe yardım etmek veya katkıda bulunmak.

"Everyone pitched in to clean the house. (Herkes evi temizlemeye yardım etti.)"

C1

ward

noun

"The children's ward is on the second floor. (Çocuk servisi ikinci kattadır.)"

Çevirmek için tıkla

ward

nounServis.

"The children's ward is on the second floor. (Çocuk servisi ikinci kattadır.)"

nounseçim bölgesi

"She represents the northern ward on the city council. (O, şehir meclisinde kuzey bölgesini temsil ediyor.)"

verbUzaklaştırmak.

"She warded off the dog with a stick. (Sopayla köpeği uzaklaştırdı.)"

Fiil Halleri

V1ward
V2warded
V3warded
INGwarding

Deyimler / Öbekler

ward off
Bir tehlike veya zarar verici şeyi uzak tutmak veya engellemek.

"He managed to ward off the attacker. (Saldırganı uzaklaştırmayı başardı.)"

A1

usually

adverb

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

Çevirmek için tıkla

usually

adverbgenellikle

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

adverbnormalde

"Usually, it rains in spring. (Normalde ilkbaharda yağmur yağar.)"

B2

chase

verb

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

Çevirmek için tıkla

chase

verbkovalamak

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

verbelde etmeye çalışmak

"She is chasing a promotion at work. (O, iş yerinde terfi almaya çalışıyor.)"

nounKovalamaca.

"The police were in a long chase after the suspect. (Polis şüphelinin peşinde uzun bir kovalamaca yaptı.)"

Fiil Halleri

V1chase
V2chased
V3chased
INGchasing

Deyimler / Öbekler

chase after
birinin veya bir şeyin peşinden koşmak veya onu yakalamaya çalışmak

"He chased after the bus but missed it. (Otobüsün peşinden koştu ama yakalayamadı.)"

chase down
takip edip bulmak veya yakalamak

"They chased down the thief and caught him. (Hırsızı takip edip yakaladılar.)"

A2

prize

noun

"She won a prize for her painting. (O, resmi için bir ödül kazandı.)"

Çevirmek için tıkla

prize

nounÖdül.

"She won a prize for her painting. (O, resmi için bir ödül kazandı.)"

verbbir şeyi çok değerli veya önemli saymak

"We prize honesty in our family. (Bizim ailemiz dürüstlüğe değer verir.)"

Fiil Halleri

V1prize
V2prized
V3prized
INGprizing
A2

accident

noun

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

Çevirmek için tıkla

accident

nounkaza

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

A2

pop

noun

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

Çevirmek için tıkla

pop

nounPatlama sesi.

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

nounPop müzik.

"She likes pop music. (O, yaygın olarak dinlenen hafif müziği seviyor.)"

verbPatlamak.

"The balloon popped. (Balon patladı.)"

verbUğramak.

"I'll pop into the shop for some milk. (Süt almak için dükkâna kısa süreliğine uğrayacağım.)"

Fiil Halleri

V1pop
V2popped
V3popped
INGpopping

Deyimler / Öbekler

pop in
kısa süreliğine uğramak

"Can you pop in later? (Daha sonra kısa süreliğine uğrayabilir misin?)"

pop out
kısa süreliğine dışarı çıkmak

"I need to pop out to the shop. (Dükkâna kısa süreliğine çıkmam gerekiyor.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

ugly

adjective

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

Çevirmek için tıkla

ugly

adjectiveGörünüşü hoş olmayan; çirkin.

"That old doll looks ugly. (O eski oyuncak bebek çirkin görünüyor.)"

adjectiveKötü

"The argument got ugly. (Tartışma kötüleşti ve daha sert hale geldi.)"

B1

escape

verb

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

Çevirmek için tıkla

escape

verbkaçmak

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

nounKaçış.

"He made a daring escape. (O, cüretkar bir kaçış gerçekleştirdi.)"

Fiil Halleri

V1escape
V2escaped
V3escaped
INGescaping

Deyimler / Öbekler

escape into
Gerçeklikten veya sıkıcı bir durumdan kaçmak için hayali bir dünyaya veya farklı bir aktiviteye sığınmak.

"She often escapes into a world of fantasy novels. (O, sık sık fantezi romanları dünyasına kaçar.)"

A2

safe

adjective

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

Çevirmek için tıkla

safe

adjectiveGüvenli.

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

nounKasa

"She put the money in the safe. (O parayı kasaya koydu.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

C2

somewheres

adverb

"It's around here somewheres. (Buralarda bir yerlerde.)"

Çevirmek için tıkla

somewheres

adverbBir yerlerde (somewhere'in halk ağzındaki biçimi).

"It's around here somewheres. (Buralarda bir yerlerde.)"

C1

fragile

adjective

"Be careful; that vase is fragile. (Dikkatli ol; o vazo kolayca kırılır.)"

Çevirmek için tıkla

fragile

adjectiveKolayca kırılan.

"Be careful; that vase is fragile. (Dikkatli ol; o vazo kolayca kırılır.)"

adjectivehassas

"After the argument their relationship became fragile. (Tartışmadan sonra ilişkileri kolayca zarar görebilecek hâle geldi.)"

A1

dog

noun

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

Çevirmek için tıkla

dog

nounEvcil köpek; (hakaret) kaba kişi

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

verbTakip etmek.

"Reporters dogged the actor after the scandal. (Skandalın ardından muhabirler aktörün peşinden ayrılmadı.)"

Fiil Halleri

V1dog
V2dogged
V3dogged
INGdogging
A2

herself

pronoun

"She hurt herself. (O, kendini yaraladı.)"

Çevirmek için tıkla

herself

pronounKendini

"She hurt herself. (O, kendini yaraladı.)"

pronounKendisi (bizzat)

"She cooked dinner herself. (Akşam yemeğini kendisi yaptı.)"

B1

upset

adjective

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

Çevirmek için tıkla

upset

adjectiveÜzgün, kırgın veya endişeli hissetmek.

"She was upset about the news. (O haberler yüzünden üzgündü.)"

adjectiveMidesi bozuk.

"He has an upset stomach. (Onun midesi bozuk.)"

verbBirini üzmek veya endişelendirmek.

"The news upset her. (Haberler onu üzdü.)"

verbAltüst etmek.

"The storm upset our plans. (Fırtına planlarımızı bozdu.)"

nounSürpriz mağlubiyet; beklenmeyen sonuç

"The team's win was a major upset. (Takımın galibiyeti büyük bir sürprizdi.)"

Fiil Halleri

V1upset
V2upset
V3upset
INGupsetting
A1

week

noun

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

Çevirmek için tıkla

week

nounYedi gün süren zaman dilimi.

"There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün vardır.)"

phraseHaftada, her hafta.

"She goes swimming three times a week. (Haftada üç kez yüzmeye gider.)"

B2

stingy

adjective

"He's too stingy to buy a round of drinks for his friends. (O, arkadaşlarına içecek ısmarlayacak kadar cimri.)"

Çevirmek için tıkla

stingy

adjectivecimri

"He's too stingy to buy a round of drinks for his friends. (O, arkadaşlarına içecek ısmarlayacak kadar cimri.)"