Kütüphaneye Dön
Saving Private Ryan
MOVIEENZor8.2

Saving Private Ryan

As U.S. troops storm the beaches of Normandy, three brothers lie dead on the battlefield, with a fourth trapped behind enemy lines. Ranger captain John Miller and seven men are tasked with penetrating German-held territory and bringing the boy home.

1.305

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1305 kelime
B1

flag

noun

"The country's flag flew over the building. (Ülkenin bayrağı binanın üzerinde dalgalanıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

flag

nounBayrak.

"The country's flag flew over the building. (Ülkenin bayrağı binanın üzerinde dalgalanıyordu.)"

nounİşaret.

"The workers placed flags around the hole. (İşçiler çukurun etrafına küçük işaretler koydu.)"

verbİşaretlemek.

"Please flag the important files. (Lütfen önemli dosyaları işaretleyin.)"

verbYorgun düşmek.

"He began to flag after two hours of work. (İki saat çalıştıktan sonra yorgun düşmeye başladı.)"

Fiil Halleri

V1flag
V2flagged
V3flagged
INGflagging

Deyimler / Öbekler

flag down
Durması için bir aracı el veya işaretle durdurmak.

"She flagged down a taxi. (O bir taksiyi durdurmak için el salladı.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

C2

mil

noun

"The gasket is one mil thick. (Conta 0,001 inç kalınlığında.)"

Çevirmek için tıkla

mil

noun0,001 inç

"The gasket is one mil thick. (Conta 0,001 inç kalınlığında.)"

nounBin.

"He paid three mil for the car. (Arabaya üç bin dolar ödedi.)"

nounMilimetre, özellikle silah kalibresi için kullanılan kısaltma.

"The officer carried a nine-mil pistol. (Memur dokuz milimetrelik bir tabanca taşıyordu.)"

B1

cane

noun

"Didn't she walk with a cane? (O bastonla yürümedi mi?)"

Çevirmek için tıkla

cane

nounBaston.

"Didn't she walk with a cane? (O bastonla yürümedi mi?)"

nounşeker kamışı

"Sugar cane is used to make sugar. (Şeker kamışı şeker yapmak için kullanılır.)"

verbBastonla birini dövmek.

"They caned him. (Onu bastonla dövdüler.)"

Fiil Halleri

V1cane
V2caned
V3caned
INGcaning
B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A1

wear

verb

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

Çevirmek için tıkla

wear

verbgiymek, üzerinde taşımak

"She is wearing a red dress. (Kırmızı bir elbise giyiyor.)"

verbyıpranmak, aşınmak

"These shoes wear quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

nounaşınma, yıpranma

"This old shirt shows wear. (Bu eski gömlekte yıpranma var.)"

Fiil Halleri

V1wear
V2wore
V3worn
INGwearing

Deyimler / Öbekler

wear out
yıpratmak, eskimeye neden olmak

"These shoes wear out quickly. (Bu ayakkabılar çabuk yıpranır.)"

C1

squeeze

verb

"She squeezed the lemon. (O, limonu sıktı.)"

Çevirmek için tıkla

squeeze

verbsıkmak

"She squeezed the lemon. (O, limonu sıktı.)"

verbsıkıştırmak

"I squeezed my suitcase into the trunk. (Valizimi bagaja zorla sığdırdım.)"

nounSıkma; kısa sarılma.

"He gave her a squeeze. (Ona kısa bir sarılma verdi.)"

nounsıkışıklık

"There was a squeeze on the bus. (Otobüste sıkışıklık vardı.)"

Fiil Halleri

V1squeeze
V2squeezed
V3squeezed
INGsqueezing

Deyimler / Öbekler

squeeze in
Zaman veya programda kısa bir boşluk bularak bir şeyi/kişiyi eklemek.

"Can you squeeze me in at 2 p.m.? (Beni öğleden sonra saat ikiye programa alabilir misin?)"

squeeze into
Bir şeyi dar bir yere ya da zamana sığdırmak.

"I squeezed into the crowded train. (Kalabalık trene sığdım.)"

B1

range

noun

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

Çevirmek için tıkla

range

nounmenzil

"The missile has a range of 300 miles. (Füzenin 300 mil menzili var.)"

nounçeşitlilik

"The store offers a wide range of products. (Mağaza geniş bir ürün yelpazesi sunuyor.)"

Fiil Halleri

V1range
V2ranged
V3ranged
INGranging

Deyimler / Öbekler

range from
Belirli sınırlar arasında değişmek veya çeşitlilik göstermek (genellikle 'to' ile kullanılır).

"Prices range from $10 to $50. (Fiyatlar 10 ile 50 dolar arasında değişiyor.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

weak

adjective

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

weak

adjectivegüçsüz

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

adjectivezayıf

"His excuse was weak. (Onun bahanesi zayıftı.)"

adjectiveİradesiz, iradesi zayıf.

"I couldn't say no to the cake; I'm weak. (Pastaya hayır diyemedim; iradem zayıf.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

B2

chief

noun

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

Çevirmek için tıkla

chief

nounlider

"The village chief welcomed us. (Köyün reisi bizi karşıladı.)"

adjectiveEn önemli; esas olan.

"The chief reason is the high cost. (En önemli neden yüksek maliyettir.)"

C1

worthy

adjective

"He is worthy of praise for his hard work. (Çok çalıştığı için övgüyü hak ediyor.)"

Çevirmek için tıkla

worthy

adjectiveLayık.

"He is worthy of praise for his hard work. (Çok çalıştığı için övgüyü hak ediyor.)"

C1

leak

noun

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

Çevirmek için tıkla

leak

nounsızıntı (sıvı/gaz)

"There is a leak in the pipe. (Boru hattında bir sızıntı var.)"

nounbilgi sızması

"The leak revealed the company's plans. (Sızdırılan bilgi şirketin planlarını ortaya çıkardı.)"

verbsızmak

"The roof leaks when it rains. (Yağmur yağınca çatıdan su sızıyor.)"

verbsızdırmak

"Someone leaked the documents to the press. (Biri belgeleri basına sızdırdı.)"

Fiil Halleri

V1leak
V2leaked
V3leaked
INGleaking

Deyimler / Öbekler

leak out
Gizli bilgi veya haberin ortaya çıkması veya sızdırılması.

"Details leaked out before the meeting. (Toplantıdan önce ayrıntılar ortaya çıktı.)"

A2

training

noun

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

Çevirmek için tıkla

training

nounEğitim, antrenman

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

B2

expectation

noun

"She had high expectations for the trip. (Geziden yüksek beklentileri vardı.)"

Çevirmek için tıkla

expectation

nounBeklenti.

"She had high expectations for the trip. (Geziden yüksek beklentileri vardı.)"

nounBeklenen düzey.

"The team's performance met our expectations. (Takımın performansı beklentilerimizi karşıladı.)"

B2

load

verb

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

Çevirmek için tıkla

load

verbyüklemek (taşımak)

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

verbyüklemek (cihaza koymak)

"She loaded the new software onto her laptop. (Yeni yazılımı dizüstüne yükledi.)"

nounyük

"The load was too heavy for the cart. (Yük araba için çok ağırdı.)"

nouniş yükü

"He has a heavy load of work this week. (Bu hafta çok işi var.)"

Fiil Halleri

V1load
V2loaded
V3loaded
INGloading

Deyimler / Öbekler

load up
Bir şeyi tamamen veya iyice doldurmak.

"We loaded up the car for the trip. (Seyahat için arabayı eşyalarla doldurduk.)"

load into
Bir şeyi bir araca, kaba veya kutuya koymak.

"They loaded the boxes into the van. (Kutuları minibüse koydular.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A2

suggest

verb

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

Çevirmek için tıkla

suggest

verbBir fikri ya da planı önermek.

"He suggested a new plan. (Yeni bir plan önerdi.)"

verbGöstermek, işaret etmek.

"Her expression suggested that she was worried. (Yüz ifadesi endişeli olduğunu gösteriyordu.)"

Fiil Halleri

V1suggest
V2suggested
V3suggested
INGsuggesting
A2

lead

noun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lead

nounkurşun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

nounÜstünlük, fark.

"They have a two-goal lead in the match. (Maçta iki gollük üstünlükleri var.)"

verbBir grubu yönetmek ya da yönlendirmek.

"She leads a team of 20 people. (20 kişilik bir ekibe liderlik ediyor.)"

verbBir yere gitmek, götürmek.

"This road leads to the city. (Bu yol şehre gidiyor.)"

nounBaşrol.

"She won the lead in a new musical. (Yeni bir müzikalde başrolü kazandı.)"

Fiil Halleri

V1lead
V2led
V3led
INGleading
A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
C1

liberty

noun

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

Çevirmek için tıkla

liberty

nounÖzgürlük.

"The citizens fought for their liberty. (Vatandaşlar özgürlükleri için savaştı.)"

nounRahat davranma (izinsiz).

"I took the liberty of adjusting the schedule. (Programı izin almadan değiştirdim.)"

A2

site

noun

"I checked the company's site for prices. (Fiyatlar için şirketin web sitesine baktım.)"

Çevirmek için tıkla

site

nounİnternetteki bir web sitesi.

"I checked the company's site for prices. (Fiyatlar için şirketin web sitesine baktım.)"

nounalan

"They walked around the building site. (Onlar inşaat alanının etrafında yürüdüler.)"

A1

beach

noun

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

beach

nounPlaj; kıyı

"Children are playing on the beach. (Çocuklar kumsalda oynuyor.)"

verbKaraya oturtmak/oturmak

"The crew had to beach the boat to avoid sinking. (Mürettebat, batmamak için tekneyi karaya oturtmak zorunda kaldı.)"

Fiil Halleri

V1beach
V2beached
V3beached
INGbeaching
C1

cease

verb

"Hostilities finally ceased after the peace agreement was signed. (Barış anlaşması imzalandıktan sonra düşmanlıklar sonunda sona erdi.)"

Çevirmek için tıkla

cease

verbsona ermek

"Hostilities finally ceased after the peace agreement was signed. (Barış anlaşması imzalandıktan sonra düşmanlıklar sonunda sona erdi.)"

Fiil Halleri

V1cease
V2ceased
V3ceased
INGceasing
B2

prune

verb

"She pruned the apple tree last weekend. (Geçen hafta sonu elma ağacını budadı.)"

Çevirmek için tıkla

prune

verbBudamak

"She pruned the apple tree last weekend. (Geçen hafta sonu elma ağacını budadı.)"

verbKısaltmak

"They pruned the report to meet the page limit. (Sayfa sınırına uyması için raporu kısalttılar.)"

nounKuru erik.

"A prune is a healthy snack. (Kuru erik sağlıklı bir atıştırmalıktır.)"

Fiil Halleri

V1prune
V2pruned
V3pruned
INGpruning

Deyimler / Öbekler

prune back
Büyüklüğünü veya kapsamını azaltmak; gereksiz bölümleri kesmek.

"The company pruned back several programs during the cuts. (Bütçe kesintileri sırasında şirket birkaç programı kısalttı.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
C1

overwhelming

adjective

"She felt an overwhelming sense of relief. (O, yoğun bir rahatlama hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

overwhelming

adjectiveBunaltıcı, çok güçlü.

"She felt an overwhelming sense of relief. (O, yoğun bir rahatlama hissetti.)"

adjectiveBaşa çıkılması zor, ezici.

"The amount of homework was overwhelming. (Ödevlerin miktarı çok fazlaydı, başa çıkılması zordu.)"

B2

steamboat

noun

"They traveled down the river by steamboat. (Nehir boyunca buharlı tekneyle seyahat ettiler.)"

Çevirmek için tıkla

steamboat

nounBuharlı tekne

"They traveled down the river by steamboat. (Nehir boyunca buharlı tekneyle seyahat ettiler.)"

B2

morale

noun

"The coach's speech boosted the team's morale. (Antrenörün konuşması takımın moralini yükseltti.)"

Çevirmek için tıkla

morale

nounMoral

"The coach's speech boosted the team's morale. (Antrenörün konuşması takımın moralini yükseltti.)"

A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B1

recognise

verb

"He doesn't even recognise me. (O beni bile tanımıyor.)"

Çevirmek için tıkla

recognise

verbTanımak.

"He doesn't even recognise me. (O beni bile tanımıyor.)"

verbKabul etmek.

"He recognised his mistake. (O hatasını kabul etti.)"

Fiil Halleri

V1recognise
V2recognised
V3recognised
INGrecognising
B2

grant

verb

"The university granted her a scholarship. (Üniversite ona burs verdi.)"

Çevirmek için tıkla

grant

verbVermek.

"The university granted her a scholarship. (Üniversite ona burs verdi.)"

verbKabul etmek.

"He granted that he had made a mistake. (Hata yaptığını kabul etti.)"

nounHibe.

"She received a grant to fund her research. (Araştırmasını finanse etmek için hibe aldı.)"

Fiil Halleri

V1grant
V2granted
V3granted
INGgranting
A2

argument

noun

"They had an argument about the rules. (Onlar kurallar hakkında tartıştılar.)"

Çevirmek için tıkla

argument

nountartışma

"They had an argument about the rules. (Onlar kurallar hakkında tartıştılar.)"

noungerekçe

"She gave a good argument for saving money. (O para biriktirmek için iyi bir neden sundu.)"

C1

tremendous

adjective

"They made a tremendous effort to finish the project on time. (Projeyi zamanında bitirmek için çok büyük bir çaba gösterdiler.)"

Çevirmek için tıkla

tremendous

adjectivemuazzam

"They made a tremendous effort to finish the project on time. (Projeyi zamanında bitirmek için çok büyük bir çaba gösterdiler.)"

adjectiveSon derece etkileyici.

"Her performance in the play was tremendous. (Oyundaki performansı son derece etkileyiciydi.)"

B2

attempt

noun

"His attempt to climb the wall failed. (Duvarı tırmanma denemesi başarısız oldu.)"

Çevirmek için tıkla

attempt

nounDeneme.

"His attempt to climb the wall failed. (Duvarı tırmanma denemesi başarısız oldu.)"

verbBir şeyi başarmaya çalışmak, denemek.

"She attempted to climb the mountain. (Dağa tırmanmayı denedi.)"

Fiil Halleri

V1attempt
V2attempted
V3attempted
INGattempting
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

division

noun

"The division of the country caused great conflict. (Ülkenin bölünmesi büyük çatışmalara neden oldu.)"

Çevirmek için tıkla

division

nounBölünme.

"The division of the country caused great conflict. (Ülkenin bölünmesi büyük çatışmalara neden oldu.)"

nounBölme.

"Division is one of the four basic arithmetic operations. (Bölme dört temel aritmetik işlemden biridir.)"

nounBölüm, birim.

"The company created a new division for research. (Şirket araştırma için yeni bir bölüm kurdu.)"

B2

offend

verb

"She didn't mean to offend anyone with her comment. (Yorumuyla kimseyi incitmek istemedi.)"

Çevirmek için tıkla

offend

verbincitmek

"She didn't mean to offend anyone with her comment. (Yorumuyla kimseyi incitmek istemedi.)"

verbihlal etmek

"The company offended environmental laws. (Şirket çevre yasalarını ihlal etti.)"

Fiil Halleri

V1offend
V2offended
V3offended
INGoffending

Deyimler / Öbekler

offend against
Bir kuralı, yasayı veya normu çiğnemek.

"He offended against the club's rules. (O, kulübün kurallarını çiğnedi.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

B2

tag

noun

"Look at the price tag. (Fiyat etiketine bak.)"

Çevirmek için tıkla

tag

nounEtiket

"Look at the price tag. (Fiyat etiketine bak.)"

nounEbe (oyun)

"They played tag at the park. (Parkta ebe oynadılar.)"

verbEtiketlemek

"She tagged the photo with her friend's name. (Fotoğrafa arkadaşının adını etiketledi.)"

verbOyunda birine dokunup onu 'ebe' yapmak.

"He tagged me, so I became 'it'. (Bana dokundu, bu yüzden ebe oldum.)"

Fiil Halleri

V1tag
V2tagged
V3tagged
INGtagging

Deyimler / Öbekler

tag along
Birine izinsiz veya davetli olarak eşlik etmek; birlikte gitmek.

"Can I tag along to the concert? (Konserinize ben de gelebilir miyim?)"

B2

high-density

adjective

"The file was stored on a high-density flash drive. (Dosya yüksek yoğunluklu bir flaş sürücüye kaydedildi.)"

Çevirmek için tıkla

high-density

adjectiveyüksek yoğunluklu

"The file was stored on a high-density flash drive. (Dosya yüksek yoğunluklu bir flaş sürücüye kaydedildi.)"

B2

chase

verb

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

Çevirmek için tıkla

chase

verbkovalamak

"The dog chased the cat up the tree. (Köpek kediyi ağaca kadar kovaladı.)"

verbelde etmeye çalışmak

"She is chasing a promotion at work. (O, iş yerinde terfi almaya çalışıyor.)"

nounKovalamaca.

"The police were in a long chase after the suspect. (Polis şüphelinin peşinde uzun bir kovalamaca yaptı.)"

Fiil Halleri

V1chase
V2chased
V3chased
INGchasing

Deyimler / Öbekler

chase after
birinin veya bir şeyin peşinden koşmak veya onu yakalamaya çalışmak

"He chased after the bus but missed it. (Otobüsün peşinden koştu ama yakalayamadı.)"

chase down
takip edip bulmak veya yakalamak

"They chased down the thief and caught him. (Hırsızı takip edip yakaladılar.)"

A2

prize

noun

"She won a prize for her painting. (O, resmi için bir ödül kazandı.)"

Çevirmek için tıkla

prize

nounÖdül.

"She won a prize for her painting. (O, resmi için bir ödül kazandı.)"

verbbir şeyi çok değerli veya önemli saymak

"We prize honesty in our family. (Bizim ailemiz dürüstlüğe değer verir.)"

Fiil Halleri

V1prize
V2prized
V3prized
INGprizing
B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding