Kütüphaneye Dön
GoodFellas
MOVIEENZor8.5

GoodFellas

The true story of Henry Hill, a half-Irish, half-Sicilian Brooklyn kid who is adopted by neighbourhood gangsters at an early age and climbs the ranks of a Mafia family under the guidance of Jimmy Conway.

1.453

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1453 kelime
A1

friday

proper noun

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

friday

proper nounHaftanın beşinci günü; Cuma.

"We have a meeting on Friday. (Cuma günü bir toplantımız var.)"

A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

A2

lamp

noun

"Turn on the lamp. (Lambayı aç.)"

Çevirmek için tıkla

lamp

nounlamba

"Turn on the lamp. (Lambayı aç.)"

A2

wallet

noun

"I forgot my wallet. (Cüzdanımı unuttum.)"

Çevirmek için tıkla

wallet

nounCüzdan

"I forgot my wallet. (Cüzdanımı unuttum.)"

nounDijital cüzdan

"She paid with her digital wallet. (O, dijital cüzdanıyla ödedi.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A1

meeting

noun

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

Çevirmek için tıkla

meeting

nountoplantı

"We have a meeting at three o'clock. (Saat üçte toplantımız var.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
A2

recognize

verb

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

Çevirmek için tıkla

recognize

verbTanımak.

"I recognized him from the photo. (Onu fotoğraftan tanıdım.)"

verbresmen tanımak

"The country was recognized by the United Nations. (Ülke Birleşmiş Milletler tarafından tanındı.)"

verbTakdir etmek, onurlandırmak.

"She was recognized for her work. (Çalışmaları takdir edildi.)"

Fiil Halleri

V1recognize
V2recognized
V3recognized
INGrecognizing
A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

B2

offend

verb

"She didn't mean to offend anyone with her comment. (Yorumuyla kimseyi incitmek istemedi.)"

Çevirmek için tıkla

offend

verbincitmek

"She didn't mean to offend anyone with her comment. (Yorumuyla kimseyi incitmek istemedi.)"

verbihlal etmek

"The company offended environmental laws. (Şirket çevre yasalarını ihlal etti.)"

Fiil Halleri

V1offend
V2offended
V3offended
INGoffending

Deyimler / Öbekler

offend against
Bir kuralı, yasayı veya normu çiğnemek.

"He offended against the club's rules. (O, kulübün kurallarını çiğnedi.)"

B2

evidently

adverb

"Evidently, you weren't very good. (Görünüşe göre pek iyi değildin.)"

Çevirmek için tıkla

evidently

adverbgörünüşe göre

"Evidently, you weren't very good. (Görünüşe göre pek iyi değildin.)"

adverbaçıkça; çok belli, kolayca görülen

"The painting is evidently the work of a master. (Tablo açıkça bir ustanın işi.)"

A2

favor

noun

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

favor

nounİyilik, yardım

"Could you do me a favor? (Bana bir iyilik yapabilir misin?)"

nounDestek, onay

"The new plan has the favor of many people. (Yeni plan birçok kişinin desteğini alıyor.)"

verbTercih etmek

"She favors tea over coffee. (Kahveyi değil, çayı tercih ediyor.)"

verbDesteklemek

"The voters favor the new law. (Seçmenler yeni yasayı destekliyor.)"

Fiil Halleri

V1favor
V2favored
V3favored
INGfavoring
B2

parole

noun

"Just ask my parole officer. (Sadece şartlı tahliye memuruma sor.)"

Çevirmek için tıkla

parole

nounŞartlı tahliye.

"Just ask my parole officer. (Sadece şartlı tahliye memuruma sor.)"

verbŞartlı tahliye etmek.

"They paroled him after five years. (Onu beş yıl sonra şartlı tahliye ettiler.)"

Fiil Halleri

V1parole
V2paroled
V3paroled
INGparoling
A2

accident

noun

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

Çevirmek için tıkla

accident

nounkaza

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

underwater

adjective

"The scuba diver explored an underwater cave. (Dalgıç suyun yüzeyinin altındaki bir mağarayı keşfetti.)"

Çevirmek için tıkla

underwater

adjectiveSuyun yüzeyinin altında bulunan.

"The scuba diver explored an underwater cave. (Dalgıç suyun yüzeyinin altındaki bir mağarayı keşfetti.)"

adjectiveBorcu değerden fazla olan

"After the housing crash many homeowners were underwater on their mortgages. (Konut piyasası çöktüğünde birçok ev sahibinin evinin değeri konut kredilerinden daha düşük oldu.)"

adverbSuyun altında olan şekilde.

"The frog swam underwater to hide. (Kurbağa saklanmak için suyun altında yüzdü.)"

A1

routine

noun

"My morning routine includes brushing my teeth and getting dressed. (Sabah rutinim dişlerimi fırçalamayı ve giyinmeyi içerir.)"

Çevirmek için tıkla

routine

nounrutin

"My morning routine includes brushing my teeth and getting dressed. (Sabah rutinim dişlerimi fırçalamayı ve giyinmeyi içerir.)"

adjectiveRutin.

"It was just a routine check-up at the doctor's. (Bu sadece doktorda yapılan rutin bir kontroldü.)"

B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

B1

pot

noun

"She boiled the soup in a big pot. (Çorbayı büyük bir tencerede kaynattı.)"

Çevirmek için tıkla

pot

nountencere

"She boiled the soup in a big pot. (Çorbayı büyük bir tencerede kaynattı.)"

nounsaksı

"I bought a new pot for the plant. (Bitki için yeni bir saksı aldım.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

B2

earner

noun

"He was the main earner in his family. (O, ailesinin başlıca para kazananıydı.)"

Çevirmek için tıkla

earner

nounPara kazanan kişi.

"He was the main earner in his family. (O, ailesinin başlıca para kazananıydı.)"

nounGelir kaynağı

"The movie became a big earner at the box office. (Film gişede çok para kazandıran bir yapım oldu.)"

C1

standing

adjective

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

Çevirmek için tıkla

standing

adjectiveayakta

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

adjectiveSürekli.

"He has a standing invitation to visit their house. (Onların evini ziyaret etmesi için sürekli bir davetiyesi var.)"

nounbir kişinin toplumdaki saygınlığı veya sosyal konumu

"Her standing in the community grew after she started the charity. (Hayır kurumunu başlattıktan sonra toplumdaki saygınlığı arttı.)"

A2

tab

noun

"She efficiently folded this tab under. (O, bu kapakçığı verimli bir şekilde altına katladı.)"

Çevirmek için tıkla

tab

nounkapakçık, küçük çıkıntı

"She efficiently folded this tab under. (O, bu kapakçığı verimli bir şekilde altına katladı.)"

nounhesap

"We had to pay the tab after dinner. (Akşam yemekten sonra hesabı ödemek zorunda kaldık.)"

verbhesaba eklemek

"They tabbed our drinks at the bar. (İçeceklerimizi bardaki hesaba eklediler.)"

Fiil Halleri

V1tab
V2tabbed
V3tabbed
INGtabbing

Deyimler / Öbekler

keep tabs on
izlemek, takip etmek

"I keep tabs on my children when they play outside. (Çocuklar dışarıda oynarken onları takip ederim.)"

B1

till

preposition

"I will be at the office till 6 PM. (Akşam 6'ya kadar ofiste olacağım.)"

Çevirmek için tıkla

till

preposition-e kadar

"I will be at the office till 6 PM. (Akşam 6'ya kadar ofiste olacağım.)"

conjunction-inceye kadar

"Let's wait till the bus comes. (Otobüs gelinceye kadar bekleyelim.)"

verbToprağı sürmek.

"Farmers till the soil before planting seeds. (Çiftçiler tohum ekmeden önce toprağı sürer.)"

nounkasa

"The robber emptied the till. (Soyguncu kasayı boşalttı.)"

Fiil Halleri

V1till
V2tilled
V3tilled
INGtilling
B2

phony

adjective

"That painting is phony. (O tablo sahte.)"

Çevirmek için tıkla

phony

adjectiveGerçek olmayan; sahte.

"That painting is phony. (O tablo sahte.)"

nounSahtekar.

"He turned out to be a phony. (Onun sahtekar olduğu ortaya çıktı.)"

B2

dickhead

noun

"Don't be such a dickhead. (Böyle bir aptal olma / Çok kaba davranma.)"

Çevirmek için tıkla

dickhead

nounaptal

"Don't be such a dickhead. (Böyle bir aptal olma / Çok kaba davranma.)"

B1

murderer

noun

"The murderer was sentenced to life in prison. (Katil ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.)"

Çevirmek için tıkla

murderer

nounKatil.

"The murderer was sentenced to life in prison. (Katil ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.)"

A1

late

adjective

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

Çevirmek için tıkla

late

adjectiveGeç.

"She was late for school. (O okula geç kaldı.)"

adjectiveMerhum.

"The late singer was very popular. (Ölen şarkıcı çok popülerdi.)"

adverbBeklenen zamandan sonra; geç biçimde.

"He arrived late. (O geç geldi.)"

A1

school

noun

"My sister goes to school every day. (Kız kardeşim her gün okula gider.)"

Çevirmek için tıkla

school

nounOkul.

"My sister goes to school every day. (Kız kardeşim her gün okula gider.)"

verbBir kişiye bilgi veya beceri öğretmek.

"They school their children at home. (Onlar çocuklarını evde eğitirler.)"

Fiil Halleri

V1school
V2schooled
V3schooled
INGschooling
A1

hat

noun

"I have a new hat. (Yeni bir şapkam var.)"

Çevirmek için tıkla

hat

nounşapka

"I have a new hat. (Yeni bir şapkam var.)"

A2

realize

verb

"I realized my mistake. (Hatamı fark ettim.)"

Çevirmek için tıkla

realize

verbBir şeyin farkına varmak, anlamak.

"I realized my mistake. (Hatamı fark ettim.)"

verbGerçekleştirmek, hayata geçirmek.

"She realized her dream of becoming a doctor. (Doktor olma hayalini gerçekleştirdi.)"

Fiil Halleri

V1realize
V2realized
V3realized
INGrealizing
B1

yo

exclamation

"Yo, what's up? (Hey, naber?)"

Çevirmek için tıkla

yo

exclamationhey

"Yo, what's up? (Hey, naber?)"

A1

last

adjective

"This is the last bus. (Bu son otobüs.)"

Çevirmek için tıkla

last

adjectiveSon.

"This is the last bus. (Bu son otobüs.)"

adjectiveZamanda hemen önceki; geçen.

"I saw her last week. (Onu geçen hafta gördüm.)"

adverbEn son.

"She arrived last. (O en son geldi.)"

verbsürmek

"The film lasted two hours. (Film iki saat sürdü.)"

Fiil Halleri

V1last
V2lasted
V3lasted
INGlasting
B2

compact

adjective

"She bought a compact camera for travel. (Seyahat için kompakt bir fotoğraf makinesi aldı.)"

Çevirmek için tıkla

compact

adjectivekompakt, az yer kaplayan

"She bought a compact camera for travel. (Seyahat için kompakt bir fotoğraf makinesi aldı.)"

nounpudra kabı

"Do you have a compact in your purse? (Çantanda pudra kabı var mı?)"

nounanlaşma, sözleşme

"The two towns made a compact to share resources. (İki kasaba kaynakları paylaşmak için bir anlaşma yaptı.)"

verbsıkıştırmak, daha yoğun hâle getirmek

"The machine compacts the waste before disposal. (Makine atıkları bertaraf etmeden önce sıkıştırıyor.)"

Fiil Halleri

V1compact
V2compacted
V3compacted
INGcompacting
A1

warm

adjective

"The soup is warm. (Çorba ılık.)"

Çevirmek için tıkla

warm

adjectiveBiraz sıcak; çok soğuk olmayan, ılık.

"The soup is warm. (Çorba ılık.)"

adjectiveDostça ve samimi davranan; sıcak kanlı.

"She gave me a warm smile. (Bana sıcak bir gülümseme verdi.)"

verbBir şeyi daha sıcak yapmak; ısıtmak.

"She warmed the milk. (O sütü ısıttı.)"

verbDaha sıcak hale gelmek; ısınmak.

"The room warmed quickly. (Oda çabuk ısındı.)"

Fiil Halleri

V1warm
V2warmed
V3warmed
INGwarming

Deyimler / Öbekler

warm up
Daha sıcak olmak veya bir şeyi daha sıcak yapmak; egzersiz öncesi ısınmak.

"Warm up before you run. (Koşmadan önce ısın.)"

B1

guilty

adjective

"The court found him guilty. (Mahkeme onu suçlu buldu.)"

Çevirmek için tıkla

guilty

adjectiveSuçlu.

"The court found him guilty. (Mahkeme onu suçlu buldu.)"

adjectiveSuçluluk duyan.

"She felt guilty about lying. (Yalan söylediği için suçluluk duydu.)"

B2

paranoid

adjective

"He became paranoid after someone stole his bike. (Bisikleti çalındıktan sonra çok fazla kuşkulanmaya başladı.)"

Çevirmek için tıkla

paranoid

adjectiveparanoyak

"He became paranoid after someone stole his bike. (Bisikleti çalındıktan sonra çok fazla kuşkulanmaya başladı.)"

nounkuşkucu kişi

"They called him a paranoid because he always checked everyone’s messages. (Herkesin mesajlarını sürekli kontrol ettiği için ona çok kuşkucu dediler.)"

B2

cutlet

noun

"She cooked a chicken cutlet for dinner. (Akşam yemeği için tavuk pane yaptı.)"

Çevirmek için tıkla

cutlet

nounİnce pane et/tavuk dilimi.

"She cooked a chicken cutlet for dinner. (Akşam yemeği için tavuk pane yaptı.)"

nounKıyma/sebze köftesi şeklinde kızartma.

"I bought potato cutlets at the market. (Marketten patates köftesi aldım.)"

A1

anything

pronoun

"You can choose anything you like. (İstediğin herhangi bir şeyi seçebilirsin.)"

Çevirmek için tıkla

anything

pronounHerhangi bir şey.

"You can choose anything you like. (İstediğin herhangi bir şeyi seçebilirsin.)"

Fiil Halleri

V1
V2
V3
ING
A2

sweetie

noun

"She called him 'sweetie' when he came home. (O, eve geldiğinde ona 'tatlım' diye seslendi.)"

Çevirmek için tıkla

sweetie

nountatlım

"She called him 'sweetie' when he came home. (O, eve geldiğinde ona 'tatlım' diye seslendi.)"

nounKüçük şeker veya şekerleme.

"He gave his daughter a sweetie. (Kızına bir şeker verdi.)"

B1

vote

verb

"I will vote tomorrow. (Yarın oy vereceğim.)"

Çevirmek için tıkla

vote

verbOy vermek.

"I will vote tomorrow. (Yarın oy vereceğim.)"

nounOy.

"She got more votes than him. (O, ondan daha fazla oy aldı.)"

Fiil Halleri

V1vote
V2voted
V3voted
INGvoting

Deyimler / Öbekler

vote for
bir kişiyi veya seçeneği desteklemek için oy vermek

"Many people voted for the new candidate. (Birçok kişi yeni adaya oy verdi.)"

vote down
bir öneriyi veya planı reddetmek için oy kullanmak

"They voted the plan down. (Planı reddettiler.)"

A1

early

adjective

"We took an early train. (Biz erken bir trene bindik.)"

Çevirmek için tıkla

early

adjectiveBeklenen veya normal zamandan önce olan.

"We took an early train. (Biz erken bir trene bindik.)"

adverbErken.

"I woke up early. (Erken uyandım.)"

A1

greaseball

noun

"Get lost, greaseball! (Defol, yağlı herif!)"

Çevirmek için tıkla

greaseball

noun(kaba) İtalyanlara ya da yağlı görünümlü kişilere yönelik hakaret.

"Get lost, greaseball! (Defol, yağlı herif!)"

A1

yes

adverb

"Are you coming? Yes, I am. (Geliyor musun? Evet, geliyorum.)"

Çevirmek için tıkla

yes

adverbevet

"Are you coming? Yes, I am. (Geliyor musun? Evet, geliyorum.)"

nounOlumlu yanıt, kabul.

"The committee gave a clear yes. (Komite net bir “evet” yanıtı verdi.)"

A2

yet

adverb

"Have you finished your homework yet? (Ödevini henüz bitirdin mi?)"

Çevirmek için tıkla

yet

adverbhenüz

"Have you finished your homework yet? (Ödevini henüz bitirdin mi?)"

conjunctionyine de

"He was tired, yet he continued working. (O yorgundu, yine de çalışmaya devam etti.)"

B2

genius

noun

"Albert Einstein was a genius. (Albert Einstein bir dahiydi.)"

Çevirmek için tıkla

genius

nounDahi.

"Albert Einstein was a genius. (Albert Einstein bir dahiydi.)"

nounOlağanüstü yetenek.

"She has a genius for music. (Onun müzikte olağanüstü bir yeteneği var.)"

adjectiveÇok yaratıcı veya çok akıllıca.

"That's a genius idea. (Bu çok zekice bir fikir.)"

B1

subtitle

noun

"The foreign film had English subtitles. (Yabancı filmin İngilizce altyazıları vardı.)"

Çevirmek için tıkla

subtitle

nounAltyazı

"The foreign film had English subtitles. (Yabancı filmin İngilizce altyazıları vardı.)"

nounAlt başlık

"The book's subtitle explained the main idea. (Kitabın alt başlığı ana fikri açıkladı.)"

verbBir filme veya videoya altyazı eklemek.

"They subtitled the documentary in three languages. (Belgeseli üç dile altyazı eklediler.)"

Fiil Halleri

V1subtitle
V2subtitled
V3subtitled
INGsubtitling