Kütüphaneye Dön
The Matrix
MOVIEENZor8.2

The Matrix

Set in the 22nd century, The Matrix tells the story of a computer hacker who joins a group of underground insurgents fighting the vast and powerful computers who now rule the earth.

994

Farklı kelimeler

14.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

994 kelime
A2

working

adjective

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

Çevirmek için tıkla

working

adjectiveÇalışan, işleyen; faal.

"Is the elevator working? (Asansör çalışıyor mu?)"

adjectiveİş hayatıyla ilgili; çalışma ile ilgili.

"Working conditions have improved. (Çalışma koşulları iyileşti.)"

nounBir sistemin veya mekanizmanın işleyişi.

"The workings of the engine are complex. (Motorun işleyişi karmaşıktır.)"

B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

C1

endless

adjective

"The road stretched into an endless plain. (Yol sonu olmayan bir düzlük boyunca uzanıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

endless

adjectiveSonu olmayan; bitmeyecek gibi görünen.

"The road stretched into an endless plain. (Yol sonu olmayan bir düzlük boyunca uzanıyordu.)"

adjectiveSonsuz.

"She had endless questions after the lesson. (Dersin ardından bitmeyen soruları vardı.)"

A2

training

noun

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

Çevirmek için tıkla

training

nounEğitim, antrenman

"She does training every morning for the marathon. (Maraton için her sabah antrenman yapıyor.)"

A1

flat

noun

"She lives in a flat. (O apartman dairesinde yaşıyor.)"

Çevirmek için tıkla

flat

nounDaire.

"She lives in a flat. (O apartman dairesinde yaşıyor.)"

adjectiveYüzeyi düzgün ve eğrisi olmayan; düz.

"The table is flat. (Masa düz.)"

adjectiveGazı kaçmış.

"The soda is flat. (Gazozun gazı kaçmış.)"

B2

load

verb

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

Çevirmek için tıkla

load

verbyüklemek (taşımak)

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

verbyüklemek (cihaza koymak)

"She loaded the new software onto her laptop. (Yeni yazılımı dizüstüne yükledi.)"

nounyük

"The load was too heavy for the cart. (Yük araba için çok ağırdı.)"

nouniş yükü

"He has a heavy load of work this week. (Bu hafta çok işi var.)"

Fiil Halleri

V1load
V2loaded
V3loaded
INGloading

Deyimler / Öbekler

load up
Bir şeyi tamamen veya iyice doldurmak.

"We loaded up the car for the trip. (Seyahat için arabayı eşyalarla doldurduk.)"

load into
Bir şeyi bir araca, kaba veya kutuya koymak.

"They loaded the boxes into the van. (Kutuları minibüse koydular.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

A2

human

noun

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

Çevirmek için tıkla

human

nounİnsan, insanlık

"Humans need water to live. (İnsanların yaşamak için suya ihtiyacı vardır.)"

adjectiveİnsani, insancıl

"It's human to make mistakes. (Hata yapmak insana özgüdür.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

A1

relax

verb

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

Çevirmek için tıkla

relax

verbRahatlamak

"I relax by listening to music. (Müzik dinleyerek rahatlarım.)"

verbGevşetmek

"The government relaxed the travel restrictions. (Hükümet seyahat kısıtlamalarını gevşetti.)"

Fiil Halleri

V1relax
V2relaxed
V3relaxed
INGrelaxing
B2

grand

adjective

"They stayed in a grand hotel near the sea. (Denizin yakınındaki büyük ve görkemli bir otelde kaldılar.)"

Çevirmek için tıkla

grand

adjectiveBüyük ve görkemli.

"They stayed in a grand hotel near the sea. (Denizin yakınındaki büyük ve görkemli bir otelde kaldılar.)"

nounBin dolar veya sterlin.

"The car cost ten grand. (Araba on bin dolara mal oldu.)"

A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
B2

interpret

verb

"Interpret the data correctly. (Verileri doğru yorumlayın.)"

Çevirmek için tıkla

interpret

verbYorumlamak.

"Interpret the data correctly. (Verileri doğru yorumlayın.)"

verbsözlü tercüme yapmak

"She interpreted for the foreign guests. (Yabancı misafirler için tercümanlık yaptı.)"

Fiil Halleri

V1interpret
V2interpreted
V3interpreted
INGinterpreting
A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B2

apology

noun

"She made a sincere apology to her friend. (Arkadaşından içten bir şekilde özür diledi.)"

Çevirmek için tıkla

apology

nounözür

"She made a sincere apology to her friend. (Arkadaşından içten bir şekilde özür diledi.)"

B2

primitive

adjective

"It probably has a primitive ROM chip in it or something. (Muhtemelen içinde basit bir ROM yongası ya da benzeri bir şey vardır.)"

Çevirmek için tıkla

primitive

adjectiveilkel, basit

"It probably has a primitive ROM chip in it or something. (Muhtemelen içinde basit bir ROM yongası ya da benzeri bir şey vardır.)"

nounilkel insanlar

"Early anthropologists sometimes called those groups primitives. (Erken dönem antropologlar bazen o gruplara ilkel insanlar dedi.)"

B2

construct

noun

"The new office building is a modern construct. (Yeni ofis binası modern bir yapı.)"

Çevirmek için tıkla

construct

nounYapı.

"The new office building is a modern construct. (Yeni ofis binası modern bir yapı.)"

nounkavram

"Gender is often described as a social construct. (Toplumsal cinsiyet sıklıkla toplumun oluşturduğu bir fikir olarak tanımlanır.)"

verbBir şeyi inşa etmek ya da oluşturmak.

"They constructed a new bridge. (Yeni bir köprü inşa ettiler.)"

Fiil Halleri

V1construct
V2constructed
V3constructed
INGconstructing
A1

difference

noun

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

Çevirmek için tıkla

difference

nounFark

"Can you tell the difference between these pictures? (Bu resimler arasındaki farkı söyleyebilir misin?)"

nounMiktar farkı

"The difference between 5 and 20 is 15. (5 ile 20 arasındaki fark 15'tir.)"

B1

reality

noun

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

Çevirmek için tıkla

reality

noungerçek

"We must face reality and plan accordingly. (Gerçekle yüzleşmeli ve ona göre plan yapmalıyız.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

B2

justice

noun

"People demand justice when they are treated unfairly. (Haksız muamele gördüklerinde insanlar adalet ister.)"

Çevirmek için tıkla

justice

nounadalet

"People demand justice when they are treated unfairly. (Haksız muamele gördüklerinde insanlar adalet ister.)"

nounyargı

"A strong court system is necessary for justice. (Adalet için güçlü bir mahkeme sistemi gereklidir.)"

A1

usually

adverb

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

Çevirmek için tıkla

usually

adverbgenellikle

"I usually walk to work. (Genellikle işe yürürüm.)"

adverbnormalde

"Usually, it rains in spring. (Normalde ilkbaharda yağmur yağar.)"

A2

fear

noun

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

fear

nounKorku

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

verbKorkmak.

"Children often fear the dark. (Çocuklar çoğunlukla karanlıktan korkar.)"

verbEndişe duymak.

"I fear we are too late. (Korkarım çok geç kaldık.)"

Fiil Halleri

V1fear
V2feared
V3feared
INGfearing

Deyimler / Öbekler

fear for
Birinin ya da bir şeyin güvenliği veya durumu için endişe duymak.

"They feared for the hostages' safety. (Onlar rehinedeki kişilerin güvenliği için endişe ettiler.)"

A2

accident

noun

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

Çevirmek için tıkla

accident

nounkaza

"There was a car accident on the highway. (Otobanda bir araba kazası oldu.)"

B2

tap

noun

"Please turn off the tap. (Lütfen musluğu kapat.)"

Çevirmek için tıkla

tap

nounSuyu açıp kapatan musluk.

"Please turn off the tap. (Lütfen musluğu kapat.)"

nounHafifçe dokunma veya hafif vurma.

"He gave the drum a light tap. (Davula hafifçe vurdu.)"

verbDokunmak

"She tapped the screen to open the app. (Uygulamayı açmak için ekrana hafifçe dokundu.)"

verbGizlice dinlemek

"The police tapped the suspect's phone. (Polis şüphelinin telefonunu gizlice dinledi.)"

Fiil Halleri

V1tap
V2tapped
V3tapped
INGtapping

Deyimler / Öbekler

tap into
Bir kaynaktan yararlanmak veya kullanmak.

"The company tapped into new markets. (Şirket yeni pazarlardan yararlanmaya başladı.)"

C2

btu

noun

"The air conditioner has a cooling capacity of 12,000 BTU. (Klima 12.000 Britanya ısıl birimi soğutma kapasitesine sahip.)"

Çevirmek için tıkla

btu

nounBritanya ısıl birimi (~1055 joule)

"The air conditioner has a cooling capacity of 12,000 BTU. (Klima 12.000 Britanya ısıl birimi soğutma kapasitesine sahip.)"

A2

anyway

adverb

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

Çevirmek için tıkla

anyway

adverbyine de

"I was tired, but I went to the party anyway. (Yorgundum ama yine de partiye gittim.)"

adverbneyse

"Anyway, let's go. (Neyse, gidelim.)"

A2

pop

noun

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

Çevirmek için tıkla

pop

nounPatlama sesi.

"I heard a pop in the kitchen. (Mutfakta bir patlama sesi duydum.)"

nounPop müzik.

"She likes pop music. (O, yaygın olarak dinlenen hafif müziği seviyor.)"

verbPatlamak.

"The balloon popped. (Balon patladı.)"

verbUğramak.

"I'll pop into the shop for some milk. (Süt almak için dükkâna kısa süreliğine uğrayacağım.)"

Fiil Halleri

V1pop
V2popped
V3popped
INGpopping

Deyimler / Öbekler

pop in
kısa süreliğine uğramak

"Can you pop in later? (Daha sonra kısa süreliğine uğrayabilir misin?)"

pop out
kısa süreliğine dışarı çıkmak

"I need to pop out to the shop. (Dükkâna kısa süreliğine çıkmam gerekiyor.)"

A2

electrical

adjective

"There was an electrical problem in the house. (Evde elektrikle ilgili bir sorun vardı.)"

Çevirmek için tıkla

electrical

adjectiveelektriksel

"There was an electrical problem in the house. (Evde elektrikle ilgili bir sorun vardı.)"

adjectiveelektrikle çalışan

"The toaster is an electrical appliance. (Ekmek kızartma makinesi elektrikle çalışan bir cihazdır.)"

A2

individual

noun

"Each student is treated as an individual. (Her öğrenci ayrı bir kişi olarak ele alınır.)"

Çevirmek için tıkla

individual

nounBirey

"Each student is treated as an individual. (Her öğrenci ayrı bir kişi olarak ele alınır.)"

adjectiveBireysel

"She has very individual tastes in music. (Onun müzik zevkleri çok kendine özgüdür.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B1

tax

noun

"I have to pay my taxes before April. (Vergilerimi Nisan'dan önce ödemek zorundayım.)"

Çevirmek için tıkla

tax

nounVergi.

"I have to pay my taxes before April. (Vergilerimi Nisan'dan önce ödemek zorundayım.)"

nounYük, zorluk.

"The long hours were a tax on her health. (Uzun çalışma saatleri sağlığına yük oldu.)"

verbVergilendirmek.

"The government decided to tax small businesses. (Hükümet küçük işletmelerden vergi almaya karar verdi.)"

verbYormak

"The long flight taxed his energy. (Uzun uçuş onun enerjisini yordu.)"

Fiil Halleri

V1tax
V2taxed
V3taxed
INGtaxing
A2

sense

noun

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

Çevirmek için tıkla

sense

nounDuyu organıyla algılama yeteneği.

"Cats have a keen sense of smell. (Kedilerin koku alma duyusu çok güçlüdür.)"

nounDoğru karar verme yeteneği; sağduyu.

"You should use your common sense. (Sağduyunuzu kullanmalısınız.)"

nounanlam

"This sentence makes no sense. (Bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyor.)"

verbHissetmek, algılamak.

"She sensed someone watching her. (Birinin onu izlediğini hissetti.)"

verbÖnceden hissetmek, sezinlemek.

"He could sense trouble ahead. (İleride sorun olacağını sezinledi.)"

nounBir şeye ilişkin duygu veya anlayış.

"He has a strong sense of responsibility. (Onun güçlü bir sorumluluk duygusu var.)"

Fiil Halleri

V1sense
V2sensed
V3sensed
INGsensing
A2

field

noun

"The farmer was working in the field. (Çiftçi tarlada çalışıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

field

nounTarla.

"The farmer was working in the field. (Çiftçi tarlada çalışıyordu.)"

nounAlan.

"She is an expert in the field of physics. (Fizik alanında bir uzmandır.)"

nounSaha.

"The players ran onto the field. (Oyuncular sahaya koştu.)"

B1

escape

verb

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

Çevirmek için tıkla

escape

verbkaçmak

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

nounKaçış.

"He made a daring escape. (O, cüretkar bir kaçış gerçekleştirdi.)"

Fiil Halleri

V1escape
V2escaped
V3escaped
INGescaping

Deyimler / Öbekler

escape into
Gerçeklikten veya sıkıcı bir durumdan kaçmak için hayali bir dünyaya veya farklı bir aktiviteye sığınmak.

"She often escapes into a world of fantasy novels. (O, sık sık fantezi romanları dünyasına kaçar.)"

B2

homegrown

adjective

"These are homegrown tomatoes. (Bunlar evde ya da aynı ülkede yetiştirilen domateslerdir.)"

Çevirmek için tıkla

homegrown

adjectiveevde/yurtiçinde yetiştirilmiş

"These are homegrown tomatoes. (Bunlar evde ya da aynı ülkede yetiştirilen domateslerdir.)"

adjectivekurum içinden yetişmiş

"The club prefers homegrown players. (Kulüp kendi yetiştirdiği oyuncuları tercih ediyor.)"

A1

funny

adjective

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

Çevirmek için tıkla

funny

adjectiveİnsanları güldüren, komik.

"The clown was very funny. (Palyaço çok komikti.)"

adjectiveNormal olmayan, garip veya tuhaf.

"This shirt looks funny. (Bu gömlek garip görünüyor.)"

B2

potentially

adverb

"This plan could potentially fail if we don't prepare. (Hazırlanmazsak bu plan muhtemelen başarısız olabilir.)"

Çevirmek için tıkla

potentially

adverbGerçekleşebilecek şekilde.

"This plan could potentially fail if we don't prepare. (Hazırlanmazsak bu plan muhtemelen başarısız olabilir.)"

adverbPotansiyel olarak.

"The river is potentially dangerous during spring floods. (Nehir ilkbahar taşkınlarında tehlikeli olabilir.)"

A1

goodbye

interjection

"She waved and said goodbye. (O el salladı ve hoşça kal dedi.)"

Çevirmek için tıkla

goodbye

interjectionAyrılırken söylenen kısa veda sözü.

"She waved and said goodbye. (O el salladı ve hoşça kal dedi.)"

nounveda

"They said their goodbyes at the airport. (Havaalanında vedalaştılar.)"

A1

can

modal

"She can swim. (O yüzebilir.)"

Çevirmek için tıkla

can

modalYapabilmek.

"She can swim. (O yüzebilir.)"

modalİzin istemek/vermeyi belirtir.

"Can I open the window? (Pencereyi açabilir miyim?)"

nounKutu.

"I have a can of soda. (Bir kutu gazozum var.)"

C1

standing

adjective

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

Çevirmek için tıkla

standing

adjectiveayakta

"The audience gave the singer a standing ovation. (Seyirciler şarkıcıyı ayakta alkışladı.)"

adjectiveSürekli.

"He has a standing invitation to visit their house. (Onların evini ziyaret etmesi için sürekli bir davetiyesi var.)"

nounbir kişinin toplumdaki saygınlığı veya sosyal konumu

"Her standing in the community grew after she started the charity. (Hayır kurumunu başlattıktan sonra toplumdaki saygınlığı arttı.)"

A1

hair

noun

"She has long hair. (Onun saçları uzun.)"

Çevirmek için tıkla

hair

nounSaç

"She has long hair. (Onun saçları uzun.)"