Kütüphaneye Dön
The Lord of the Rings: The Return of the King
MOVIEENZor8.5

The Lord of the Rings: The Return of the King

As armies mass for a final battle that will decide the fate of the world--and powerful, ancient forces of Light and Dark compete to determine the outcome--one member of the Fellowship of the Ring is revealed as the noble heir to the throne of the Kings of Men. Yet, the sole hope for triumph over evil lies with a brave hobbit, Frodo, who, accompanied by his loyal friend Sam and the hideous, wretched Gollum, ventures deep into the very dark heart of Mordor on his seemingly impossible quest to destroy the Ring of Power.​

1.229

Farklı kelimeler

13.06.2026

Eklendi

IMDb

Sayfayı aç

Kelime Dağarcığı

1229 kelime
A1

land

noun

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

Çevirmek için tıkla

land

nounArazi.

"The ship reached land after two weeks. (Gemi iki hafta sonra karaya ulaştı.)"

nounArsa.

"They bought land to build a house. (Ev yapmak için arazi satın aldılar.)"

verbİnmek.

"The plane landed at 7 pm. (Uçak saat 19:00'da indi.)"

verbElde etmek.

"She landed a new job. (O, yeni bir iş buldu.)"

Fiil Halleri

V1land
V2landed
V3landed
INGlanding

Deyimler / Öbekler

land on
Bir şeyin üstüne inmek veya konmak.

"The bird landed on the branch. (Kuş dala kondu.)"

land in
Bir yere veya duruma istemeden varmak veya düşmek.

"He landed in jail. (O, hapise düştü.)"

A2

merry

adjective

"They had a merry evening with music and dancing. (Müzik ve dansla neşeli bir akşam geçirdiler.)"

Çevirmek için tıkla

merry

adjectiveNeşeli.

"They had a merry evening with music and dancing. (Müzik ve dansla neşeli bir akşam geçirdiler.)"

C2

raze

verb

"Then raze the whole building. (Sonra tüm binayı tamamen yıkın.)"

Çevirmek için tıkla

raze

verbYerle bir etmek.

"Then raze the whole building. (Sonra tüm binayı tamamen yıkın.)"

Fiil Halleri

V1raze
V2razed
V3razed
INGrazing
B2

given

adjective

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

Çevirmek için tıkla

given

adjectivekabul edilmiş

"Trust is often a given among long-time friends. (Uzun süredir arkadaş olanlar arasında güven çoğu zaman önceden kabul edilir.)"

nounkabul edilmiş gerçek

"Delays in winter are a given. (Kışın gecikmeler kabul edilmiş bir gerçektir.)"

preposition... göz önüne alındığında

"Given the weather, we stayed inside. (Hava göz önüne alındığında içeride kaldık.)"

verbvermiş

"She had given him the book before she left. (O, gitmeden önce ona kitabı vermişti.)"

Fiil Halleri

V1give
V2gave
V3given
INGgiving
B1

damp

adjective

"The towel was damp. (Havlu hafifçe ıslaktı.)"

Çevirmek için tıkla

damp

adjectiveNemli

"The towel was damp. (Havlu hafifçe ıslaktı.)"

verbHafifçe ıslatmak

"The rain damped our clothes. (Yağmur kıyafetlerimizi ıslattı.)"

verbAzaltmak

"The bad news damped their spirits. (Kötü haber morallerini bozdu.)"

Fiil Halleri

V1damp
V2damped
V3damped
INGdamping

Deyimler / Öbekler

damp down
Bir şeyin etkisini veya yayılmasını azaltmak, bastırmak.

"They tried to damp down the rumours. (Dedikoduları bastırmaya çalıştılar.)"

A2

burn

verb

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

Çevirmek için tıkla

burn

verbyakmak

"Don't burn the toast. (Tostu yakma.)"

nounYanık.

"He has a burn on his arm. (Kolunda bir yanık var.)"

Fiil Halleri

V1burn
V2burned
V3burned
INGburning

Deyimler / Öbekler

burn down
bir bina veya yerin ateşle yok olması

"The barn burned down last night. (Ahır dün gece yandı.)"

burn out
çok kullanıldığı veya aşırı ısındığı için çalışmayı durdurmak

"The motor burned out. (Motor bozuldu.)"

A2

weak

adjective

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

weak

adjectivegüçsüz

"She felt weak after the long walk. (Uzun yürüyüşten sonra kendini güçsüz hissetti.)"

adjectivezayıf

"His excuse was weak. (Onun bahanesi zayıftı.)"

adjectiveİradesiz, iradesi zayıf.

"I couldn't say no to the cake; I'm weak. (Pastaya hayır diyemedim; iradem zayıf.)"

A1

back

noun

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

Çevirmek için tıkla

back

nounSırt, arka taraf.

"She hurt her back. (Sırtını incitti.)"

adverbGeri.

"She came back yesterday. (Dün geri döndü.)"

adjectiveBir şeyin arka kısmında olan.

"The back door is open. (Arka kapı açık.)"

verbBirini veya bir fikri desteklemek.

"I will back your idea. (Fikrini destekleyeceğim.)"

verbGeri gitmek.

"He backed the car into the garage. (Arabayı garaja geri sürdü.)"

Fiil Halleri

V1back
V2backed
V3backed
INGbacking

Deyimler / Öbekler

back up
Desteklemek; veri yedeklemek; geriye sürmek.

"I'll back you up at the meeting. (Toplantıda seni destekleyeceğim.)"

back down
Vazgeçmek; geri adım atmak.

"He refused to back down. (Geri adım atmayı reddetti.)"

B2

diversion

noun

"I'm gonna create a diversion. (Dikkat dağıtacağım.)"

Çevirmek için tıkla

diversion

nounDikkat dağıtma, şaşırtma.

"I'm gonna create a diversion. (Dikkat dağıtacağım.)"

nounYolun başka bir yöne çevrilmesi; alternatif güzergâh.

"The road was closed, so we had to follow a diversion. (Yol kapalıydı, bu yüzden alternatif güzergâhı takip etmek zorunda kaldık.)"

B1

despite

preposition

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

despite

preposition-e rağmen.

"Despite the rain, we went out. (Yağmura rağmen dışarı çıktık.)"

B2

recall

verb

"I can't recall his name. (İsmini hatırlayamıyorum.)"

Çevirmek için tıkla

recall

verbHatırlamak

"I can't recall his name. (İsmini hatırlayamıyorum.)"

verbgeri çağırmak

"The manufacturer recalled the defective phones. (Üretici kusurlu telefonları geri çağırdı.)"

nounHatırlama

"Her recall for dates is excellent. (Tarihler konusunda hatırlama yeteneği çok iyi.)"

noungeri çağırma

"There was a recall of the toys after the safety tests. (Güvenlik testlerinden sonra oyuncaklar geri çağrıldı.)"

Fiil Halleri

V1recall
V2recalled
V3recalled
INGrecalling
B2

load

verb

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

Çevirmek için tıkla

load

verbyüklemek (taşımak)

"They loaded the truck with furniture. (Kamyona mobilyaları koydular.)"

verbyüklemek (cihaza koymak)

"She loaded the new software onto her laptop. (Yeni yazılımı dizüstüne yükledi.)"

nounyük

"The load was too heavy for the cart. (Yük araba için çok ağırdı.)"

nouniş yükü

"He has a heavy load of work this week. (Bu hafta çok işi var.)"

Fiil Halleri

V1load
V2loaded
V3loaded
INGloading

Deyimler / Öbekler

load up
Bir şeyi tamamen veya iyice doldurmak.

"We loaded up the car for the trip. (Seyahat için arabayı eşyalarla doldurduk.)"

load into
Bir şeyi bir araca, kaba veya kutuya koymak.

"They loaded the boxes into the van. (Kutuları minibüse koydular.)"

A1

place

noun

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

Çevirmek için tıkla

place

nounbir şeyin bulunduğu yer veya mekan

"There is a nice place to sit. (Burada oturmak için güzel bir yer var.)"

nounSıra, derece.

"She got first place in the race. (Yarışta birinci oldu.)"

verbKoymak, yerleştirmek.

"Place the book on the table. (Kitabı masanın üzerine koy.)"

nounEv, iş yeri.

"Come over to my place after dinner. (Akşam yemeğinden sonra benim evime gel.)"

Fiil Halleri

V1place
V2placed
V3placed
INGplacing
A1

company

noun

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

Çevirmek için tıkla

company

nounŞirket.

"She works for a large company. (Büyük bir şirkette çalışıyor.)"

nounEşlik

"I enjoy your company. (Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.)"

A1

wall

noun

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

Çevirmek için tıkla

wall

nounduvar

"She painted the wall blue. (O duvarı maviye boyadı.)"

A1

walk

noun

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

Çevirmek için tıkla

walk

nounYürüyüş.

"We went for a walk in the park. (Parkta yürüyüşe çıktık.)"

verbYürümek, ayakla gitmek.

"I walk to work every day. (Her gün işe yürüyerek gidiyorum.)"

Fiil Halleri

V1walk
V2walked
V3walked
INGwalking

Deyimler / Öbekler

walk away
Uzaklaşmak.

"She walked away without a word. (Tek kelime etmeden uzaklaştı.)"

walk into
Bir şeye ya da yere girmek.

"He walked into the wall. (Duvara çarptı.)"

B1

leaf

noun

"The tree had many green leaves. (Ağacın çok sayıda yeşil yaprağı vardı.)"

Çevirmek için tıkla

leaf

nounyaprak

"The tree had many green leaves. (Ağacın çok sayıda yeşil yaprağı vardı.)"

nounSayfa.

"She wrote a note on a blank leaf of the notebook. (O, defterin boş bir sayfasına bir not yazdı.)"

verbSayfaları karıştırmak.

"He leafed through the magazine quickly. (O, dergiyi hızlıca karıştırdı.)"

Fiil Halleri

V1leaf
V2leafed
V3leafed
INGleafing

Deyimler / Öbekler

leaf through
Bir kitabın veya derginin sayfalarını hızlıca veya rastgele çevirmek.

"I leafed through the book to find the picture. (Resmi bulmak için kitabın sayfalarını karıştırdım.)"

A2

marry

verb

"They will marry next month. (Onlar gelecek ay evlenecekler.)"

Çevirmek için tıkla

marry

verbEvlenmek.

"They will marry next month. (Onlar gelecek ay evlenecekler.)"

Fiil Halleri

V1marry
V2married
V3married
INGmarrying

Deyimler / Öbekler

marry off
birini (genellikle çocuğunu) evlendirmek

"They married off their daughter when she was nineteen. (Onlar kızlarını on dokuz yaşındayken evlendirdiler.)"

marry into
evlenerek bir ailenin parçası olmak

"He married into a wealthy family. (O, zengin bir ailenin parçası oldu.)"

A2

lead

noun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

Çevirmek için tıkla

lead

nounkurşun

"The old pipes contained lead. (Eski borular kurşun içeriyordu.)"

nounÜstünlük, fark.

"They have a two-goal lead in the match. (Maçta iki gollük üstünlükleri var.)"

verbBir grubu yönetmek ya da yönlendirmek.

"She leads a team of 20 people. (20 kişilik bir ekibe liderlik ediyor.)"

verbBir yere gitmek, götürmek.

"This road leads to the city. (Bu yol şehre gidiyor.)"

nounBaşrol.

"She won the lead in a new musical. (Yeni bir müzikalde başrolü kazandı.)"

Fiil Halleri

V1lead
V2led
V3led
INGleading
A2

expect

verb

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

Çevirmek için tıkla

expect

verbUmmak, olacağını düşünmek

"I expect it will rain tomorrow. (Yarın yağmur yağacağını umuyorum.)"

verbBirinden bir şey yapmasını beklemek

"The teacher expects us to do our homework. (Öğretmen ödevimizi yapmamızı bekliyor.)"

Fiil Halleri

V1expect
V2expected
V3expected
INGexpecting
C1

lesser

adjective

"He plays a lesser role in the company. (Şirkette daha az önemli bir rol oynuyor.)"

Çevirmek için tıkla

lesser

adjectivedaha az önemli veya daha küçük

"He plays a lesser role in the company. (Şirkette daha az önemli bir rol oynuyor.)"

C2

laddie

noun

"The old farmer smiled and called the boy a laddie as he handed him the tools. (Yaşlı çiftçi gülümseyip ona aleti verirken çocuğa 'oğlan' diye seslendi.)"

Çevirmek için tıkla

laddie

nounoğlan

"The old farmer smiled and called the boy a laddie as he handed him the tools. (Yaşlı çiftçi gülümseyip ona aleti verirken çocuğa 'oğlan' diye seslendi.)"

A1

welcome

verb

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

Çevirmek için tıkla

welcome

verbKarşılamak.

"We welcome visitors at the main entrance. (Ziyaretçileri ana girişte karşılarız.)"

adjectiveHoş karşılanan.

"Everyone is welcome here. (Burada herkes hoş karşılanır.)"

nounKarşılama.

"They gave us a warm welcome. (Bizi sıcak bir karşılamayla karşıladılar.)"

interjectionHoş geldiniz!

"Welcome to our new home! (Yeni evimize hoş geldiniz!)"

Fiil Halleri

V1welcome
V2welcomed
V3welcomed
INGwelcoming
C2

bereft

adjective

"The future seemed dark and bereft of hope. (Gelecek karanlık ve umuttan yoksun görünüyordu.)"

Çevirmek için tıkla

bereft

adjectiveBir şeyden, özellikle umuttan, tamamen yoksun; umutsuz ve çaresiz

"The future seemed dark and bereft of hope. (Gelecek karanlık ve umuttan yoksun görünüyordu.)"

A1

want

verb

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Çevirmek için tıkla

want

verbİstemek.

"I want a glass of water. (Bir bardak su istiyorum.)"

Fiil Halleri

V1want
V2wanted
V3wanted
INGwanting
B1

unfit

adjective

"This world is unfit for us. (Bu dünya bizim için yaşanamayacak kadar elverişsiz.)"

Çevirmek için tıkla

unfit

adjectiveUygun olmayan, elverişsiz.

"This world is unfit for us. (Bu dünya bizim için yaşanamayacak kadar elverişsiz.)"

adjectiveSağlıksız veya bir işi yapamayacak durumda olan.

"He was declared unfit to work. (Çalışamayacak durumda olduğu açıklandı.)"

B2

passage

noun

"She read a short passage from the book. (Kitaptan kısa bir bölüm okudu.)"

Çevirmek için tıkla

passage

nounBölüm.

"She read a short passage from the book. (Kitaptan kısa bir bölüm okudu.)"

nounGeçit.

"There is a narrow passage between the buildings. (Binaların arasında dar bir geçit var.)"

B2

utter

adjective

"All you deserve is pure and utter agony. (Hak ettiğin tek şey saf ve tam bir ızdırap.)"

Çevirmek için tıkla

utter

adjectiveTam, eksiksiz.

"All you deserve is pure and utter agony. (Hak ettiğin tek şey saf ve tam bir ızdırap.)"

verbsesli olarak söylemek veya ifade etmek

"She couldn't utter a word. (Tek bir kelime söyleyemedi.)"

Fiil Halleri

V1utter
V2uttered
V3uttered
INGuttering
C1

utterly

adverb

"She felt utterly alone in the crowd. (Kalabalığın içinde kendini tamamen yalnız hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

utterly

adverbtamamen

"She felt utterly alone in the crowd. (Kalabalığın içinde kendini tamamen yalnız hissetti.)"

A1

must

modal verb

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

Çevirmek için tıkla

must

modal verbzorunluluk belirtir

"You must wear a seatbelt. (Emniyet kemeri takmalısın.)"

modal verbOlmalı.

"She must be at home by now. (Şimdiye kadar evde olmalı.)"

nounOlmazsa olmaz.

"This book is a must for every student. (Bu kitap her öğrenci için olmazsa olmazdır.)"

A1

only

adverb

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

Çevirmek için tıkla

only

adverbsadece; başka değil

"I only have five books. (Benim sadece beş kitabım var.)"

adjectivetek; başka yok

"She is the only child in her family. (O ailesinde tek çocuktur.)"

B2

vain

adjective

"He was so vain that he spent hours admiring himself in the mirror. (O kadar kendini beğenmişti ki aynada kendine saatlerce baktı.)"

Çevirmek için tıkla

vain

adjectivekendini beğenmiş

"He was so vain that he spent hours admiring himself in the mirror. (O kadar kendini beğenmişti ki aynada kendine saatlerce baktı.)"

adjectiveboşa

"All our efforts were in vain. (Tüm çabalarımız boşa gitti.)"

A1

should

modal verb

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

Çevirmek için tıkla

should

modal verb-meli/-malı

"You should finish your homework. (Ödevini bitirmelisin.)"

modal verb…-meliydi; yapılması beklenirdi.

"I should have called earlier. (Daha önce aramalıydım.)"

A2

lock

noun

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

Çevirmek için tıkla

lock

nounKapı kilidi

"I closed the door and turned the lock. (Kapıyı kapattım ve kilidi çevirdim.)"

nounKanal kilidi

"The boat waited in the lock as the water level changed. (Tekne su seviyesi değişirken kilitte bekledi.)"

verbKilitlemek.

"Please lock the gate when you leave. (Lütfen ayrılırken kapıyı kilitleyin.)"

verbKilitlenmek

"The computer locked and I couldn't save my work. (Bilgisayar kilitlendi ve çalışmamı kaydedemedim.)"

Fiil Halleri

V1lock
V2locked
V3locked
INGlocking

Deyimler / Öbekler

lock up
Kilitleyip kapatmak.

"They lock up the store at nine. (Mağazayı saat dokuzda kilitleyip kapatırlar.)"

lock out
Dışarıda bırakmak, girişi engellemek.

"I forgot my keys and was locked out. (Anahtarlarımı unuttum ve dışarıda kaldım.)"

B2

justice

noun

"People demand justice when they are treated unfairly. (Haksız muamele gördüklerinde insanlar adalet ister.)"

Çevirmek için tıkla

justice

nounadalet

"People demand justice when they are treated unfairly. (Haksız muamele gördüklerinde insanlar adalet ister.)"

nounyargı

"A strong court system is necessary for justice. (Adalet için güçlü bir mahkeme sistemi gereklidir.)"

C2

ere

conjunction

"Ere I go, I must tell you something. (Gitmeden önce sana bir şey söylemeliyim.)"

Çevirmek için tıkla

ere

conjunctionönce

"Ere I go, I must tell you something. (Gitmeden önce sana bir şey söylemeliyim.)"

A2

fear

noun

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

Çevirmek için tıkla

fear

nounKorku

"She felt a sudden fear. (O, aniden bir korku hissetti.)"

verbKorkmak.

"Children often fear the dark. (Çocuklar çoğunlukla karanlıktan korkar.)"

verbEndişe duymak.

"I fear we are too late. (Korkarım çok geç kaldık.)"

Fiil Halleri

V1fear
V2feared
V3feared
INGfearing

Deyimler / Öbekler

fear for
Birinin ya da bir şeyin güvenliği veya durumu için endişe duymak.

"They feared for the hostages' safety. (Onlar rehinedeki kişilerin güvenliği için endişe ettiler.)"

C1

inspection

noun

"The mechanic carried out an inspection of the engine. (Tamirci motoru dikkatle ve ayrıntılı olarak kontrol etti.)"

Çevirmek için tıkla

inspection

nounİnceleme.

"The mechanic carried out an inspection of the engine. (Tamirci motoru dikkatle ve ayrıntılı olarak kontrol etti.)"

noundenetim

"The restaurant failed the health inspection. (Restoran sağlık denetiminden geçemedi.)"

B2

found

verb

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

Çevirmek için tıkla

found

verbkurmak

"The company was founded in 1990. (Şirket 1990 yılında kuruldu.)"

verbBulmak, keşfetmek.

"She found her keys under the sofa. (Anahtarlarını kanepenin altında buldu.)"

Fiil Halleri

V1found
V2founded
V3founded
INGfounding
B2

excuse

verb

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

Çevirmek için tıkla

excuse

verbmazur görmek

"Please excuse my messy handwriting. (Lütfen dağınık el yazımı mazur görün.)"

nounMazeret.

"He had a good excuse for being late. (Geç kalmak için iyi bir mazereti vardı.)"

phrase(excuse me) Affedersiniz; dikkat çekmek veya bir şeyin tekrarlanmasını istemek için kullanılır.

"Excuse me, could you show me the way? (Affedersiniz, yolu gösterebilir misiniz?)"

Fiil Halleri

V1excuse
V2excused
V3excused
INGexcusing

Deyimler / Öbekler

excuse from
Birini bir görev veya sorumluluktan muaf tutmak.

"The doctor excused him from gym class. (Doktor onu beden eğitimi dersinden muaf tuttu.)"

A2

towards

preposition

"She walked towards the door. (Kapıya doğru yürüdü.)"

Çevirmek için tıkla

towards

preposition-e doğru, yönüne

"She walked towards the door. (Kapıya doğru yürüdü.)"

preposition-e karşı

"He is kind towards children. (Çocuklara karşı naziktir.)"

A2

field

noun

"The farmer was working in the field. (Çiftçi tarlada çalışıyordu.)"

Çevirmek için tıkla

field

nounTarla.

"The farmer was working in the field. (Çiftçi tarlada çalışıyordu.)"

nounAlan.

"She is an expert in the field of physics. (Fizik alanında bir uzmandır.)"

nounSaha.

"The players ran onto the field. (Oyuncular sahaya koştu.)"

B1

escape

verb

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

Çevirmek için tıkla

escape

verbkaçmak

"The prisoner tried to escape from the jail. (Mahkum hapishaneden kaçmaya çalıştı.)"

nounKaçış.

"He made a daring escape. (O, cüretkar bir kaçış gerçekleştirdi.)"

Fiil Halleri

V1escape
V2escaped
V3escaped
INGescaping

Deyimler / Öbekler

escape into
Gerçeklikten veya sıkıcı bir durumdan kaçmak için hayali bir dünyaya veya farklı bir aktiviteye sığınmak.

"She often escapes into a world of fantasy novels. (O, sık sık fantezi romanları dünyasına kaçar.)"

A2

safe

adjective

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

Çevirmek için tıkla

safe

adjectiveGüvenli.

"This car is safe. (Bu araba güvenli.)"

nounKasa

"She put the money in the safe. (O parayı kasaya koydu.)"

A2

hammer

noun

"He used a hammer to build the birdhouse. (O, kuş evi yapmak için bir çekiç kullandı.)"

Çevirmek için tıkla

hammer

nounÇekiç

"He used a hammer to build the birdhouse. (O, kuş evi yapmak için bir çekiç kullandı.)"

verbÇekiçle çakmak.

"She hammered the nail into the wall. (O, çiviyi duvara çaktı.)"

verbFarkla yenmek

"Our team hammered their rivals 5-0. (Takımımız rakiplerini 5-0 gibi büyük bir farkla yendi.)"

Fiil Halleri

V1hammer
V2hammered
V3hammered
INGhammering

Deyimler / Öbekler

hammer out
Bir anlaşmayı veya çözümü tartışarak son hâline getirmek.

"They hammered out the contract after several meetings. (Birkaç toplantıdan sonra sözleşmeyi tartışarak son hâline getirdiler.)"

hammer away
Bir şeyi tekrar tekrar vurmak veya bir işi ısrarla yapmak.

"He hammered away at the old gate to open it. (Kapıyı açmak için eski kapıya tekrar tekrar vurdu.)"

A1

dog

noun

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

Çevirmek için tıkla

dog

nounEvcil köpek; (hakaret) kaba kişi

"The dog barked loudly. (Köpek yüksek sesle havladı.)"

verbTakip etmek.

"Reporters dogged the actor after the scandal. (Skandalın ardından muhabirler aktörün peşinden ayrılmadı.)"

Fiil Halleri

V1dog
V2dogged
V3dogged
INGdogging
B2

blunt

noun

"He rolled it into one Dominican blunt. (Onu Dominik yapımı bir kenevir sigarasına sardı.)"

Çevirmek için tıkla

blunt

nounKenevir sigarası.

"He rolled it into one Dominican blunt. (Onu Dominik yapımı bir kenevir sigarasına sardı.)"

adjectiveUcu keskin olmayan; kolay kesmeyen.

"The knife is blunt. (Bıçak ucu keskin değil.)"

adjectiveAçık sözlü.

"She was blunt about his mistakes. (Hataları konusunda ona açık sözlüydü.)"

verbköreltmek

"The fall blunted the knife's edge. (Düşme bıçağın ağzını köreltmişti.)"

Fiil Halleri

V1blunt
V2blunted
V3blunted
INGblunting
C1

pikes

noun

"They've never held pikes in their lives. (Hayatlarında hiç mızrak tutmadılar.)"

Çevirmek için tıkla

pikes

nounmızrak

"They've never held pikes in their lives. (Hayatlarında hiç mızrak tutmadılar.)"

nounturna

"The lake is full of pikes. (Göl turnalarla dolu.)"

A2

sail

verb

"They sailed across the Mediterranean last summer. (Geçen yaz Akdeniz'i yelkenliyle geçtiler.)"

Çevirmek için tıkla

sail

verbYelkenle gitmek

"They sailed across the Mediterranean last summer. (Geçen yaz Akdeniz'i yelkenliyle geçtiler.)"

verbKolayca başarmak

"She sailed through the exam without any problems. (Sınavı hiçbir sorun yaşamadan kolaylıkla geçti.)"

nounYelken

"The sail was torn in the storm. (Fırtınada yelken yırtıldı.)"

Fiil Halleri

V1sail
V2sailed
V3sailed
INGsailing

Deyimler / Öbekler

sail through
zorlanmadan veya kolayca bir şeyi başarıyla tamamlamak.

"He sailed through the interview and got the job. (Mülakatı rahatlıkla geçti ve işi aldı.)"

B1

gladly

adverb

"I'm sure they'll gladly give them to you. (Eminim onları sana seve seve verirler.)"

Çevirmek için tıkla

gladly

adverbSeve seve.

"I'm sure they'll gladly give them to you. (Eminim onları sana seve seve verirler.)"